Sunday, July 23, 2017

Blog Yazmaya Başlamak İsteyenlere Tavsiyeler 📝


İki yıllık tecrübemden ve gördüğüm şeylerden yola çıkarak ''ya ben de mi blog açsam'' diyenlere nacizane bir şeyler tavsiye etmek istedim.Olabildiğince doğal ve dürüst olacağım!!





  • Blog yazmaktaki amacınız para kazanmak,geniş kitlelere ulaşmak olmasın.Tabi bunu gerçekleştirebilirsiniz ama direkt bu amaçla başlamak yazarkenki içtenliğinizi yok eder.Eskisi kadar blog okuyan yok.Herkes youtubelara kanat açtı.Bir avuç insanın sizi okumasından mutlu olmayı bilmelisiniz,en önemlisi de yazmayı sevmelisiniz (ee yani.)


  • Türkçeyi doğru kullanın.Aslında bu net bir kural değil.Ben de hatalar yapıyorum,başka dillere kayıyorum.Fakat aynı zamanda bir okuyucu olarak blog yazarında aradığım ilk şey yazanın düzgün,anlamlı cümleler kurabiliyor oluşu.Aksi takdirde yazıya dair bütün ilgim bitiyor.Hop sekmeden çıkıyorum.




  • İçerik de önemli tabi.Açıkçası blog yazmaktaki ilk amacım kendime uğraşacak bir şeyler bulmaktı.Bu yüzden direkt içeriği ''ben'' yaptım.Sevdiğim her şey aynı zamanda bloğumun da içeriği.İlgilendiğiniz şeyleri düşünün ve gerçekten iyi olduğunuzu hissettiğiniz şeyler hakkında yazın.Böylece kelimeleriniz,anlatımlarınız çok daha özgün olacaktır.




  • Blog tasarımı zor fakat mühim.Ben bu iki yılda (evet çok uğraşamadım) anca bu hale getirebildim.Bazıları çok güzel şeyler başarıyor ama ben bilgisayar dilinden pek anlamıyorum.Bunun için biraz da üşengecim.Size tavsiyem kendinizi en iyi ifade edebileceğiniz blog tasarımını oluşturun.Bloğunuzun kendine ait renkleri ve içeriğini yansıtan etiketi olsun.Bunun için sağlam bir araştırma ve beyin fırtınası yapmalısınız.İhtiyaç olursa yardım edecek birileri de bulun derim.



  • Arkadaş edinmeye bakın,yorum yazmaktan ve gelen yorumlarınıza cevap vermekten çekinmeyin.Blog ortamındaki en güzel şeylerden biri bu olsa gerek.Az insan,boool huzur ve entelektüel paylaşım.Mesela ben yorum geldiğini görünce çok seviniyorum.Hatta kimler yazmıştır tahmin bile ediyorum :') Güzeeel bir his.



  • Yazı konseptleri belirleyin.Bu bir bloğu en farklı yapan şey.Kendinize yazacak başlıklar oluşturun.Örneğin günlük yaşamınız hakkında yazmak istiyorsanız her çarşamba ''hafta ortası'' diye bir konsept belirleyebilirsiniz.Ya da benim gibi her hafta sonu bütün haftayı anlatabilirsiniz.Bu şekilde bloğunuzun bir düzeni olur,yazı yazma aralığınız açılmaz ve aktif kalırsınız.


  • Güzel fotoğraflar.Bu da dikkat etmek gereken şeylerden biri.Eğer bir konu hakkında yazıyorsunuz misal yemekler.En güzel fotoğrafları yakalamaya çalışın,arka planlar oluşturun.Mükemmel bir fotoğraf makinesine gerek yok,photosop ile ışık azaltma gibi küçük hilelerle daha net bir fotoğraf elde edebilirsiniz.Ben genellikle ''fotor'' adlı editleme programını kullanıyorum.Mutlaka göz atın,iş görür.



  • Yazma rutini oluşturun.Blog yazarken yanınıza bir bardak kahve,çay,su ya da ne istersiniz onu alın.Oluşturduğunuz playlist'i dinleyin...Bu tarz basit ama etkili rutinler yazma yolunda size motivasyon sağlayacaktır.Ortaya gerçekten bir yaratıcılık koyduğunuzu hissettirecektir.



  • Hemen pes etmeyin.Yorum gelmeyen,az okunan;emek verdiğim,beklentimin olduğu birçok yazım var.Aynı zamanda pek gayret ederek yazmadığım Bornova yazım gibi yazılar da çok okundu.Beklentiler her zaman gerçekleşmez.Yazmak dünyanın en güzel şeylerinden biri.İlk önce kendinizi mutlu etmek için yapın bunu.Blog yazmak ne tam zamanlı bir iş olabilir ne de başka bir şey.Yazmayı,paylaşmayı seven insanların oluşturduğu tatlı bir komüniteden ibaret.Tadını çıkarın.




BONUS: Blog ismi de içerik ve dili kullanmak kadar önemli.Farklı blog başlıkları eminim herkesin dikkatini çeker ve bir kez de olsa girip göz atmak ister.Kendinizi en iyi ifade eden,konseptinize uyan bir blog ismi bulun.Bu süreç oldukça eğlenceli,sonunda en güzelini bulacağınıza inanıyorum.



Başarılaaaar!




Tuesday, July 18, 2017

Orlando - Virginia Woolf // Kitap ☕


Sonunda kitap okumayı başarabildim!


Yazın kitap okuyabilenlere hayranım çünkü asla yapamıyorum.257 sayfalık bu kitabı yaklaşık 2 ayda bitirdim (shame on youuuuuu)

Virginia Woolf sevdamdan vazgeçemeyip 3. bir kitabını daha tecrübe etmiş oldum.Okuduğum kitapları sırasıyla Kendine Ait Bir Oda ve Mrs. Dalloway.

Orlando okuduğum önceki kitaplara göre daha fazla olay barındırıyordu.Hatta sanırsam yazarın olayların üzerinde bu derece durduğu tek kitabı.

Konusu yine yazıldığı döneme göre düşünürsek oldukça farklı,yenilikçi ve ilgi çekici.Orlando aslında sahte bir biyografidir.Kitap biseksüel yazar Vita Sackville-West için yazılmıştır.16.Yüzyılda doğan Orlando 30 yaşına geldiğinde bir gece büyülü bir şekilde cinsiyet değiştirir ve hayatının geri kalanına kadın olarak devam eder.Bu esnada İstanbul'da elçilik de yapmaktadır.Kitapta Türkiye'den oldukça bahsediliyor.Zamanın İstanbul'u Bursa'sı gözünüzde canlanıyor.Bu açıdan nedense bir gururlandım.Sevdiğim bir yazarın taa o zamanlarda ülkemden bahsetmiş,kitabında yer vermiş olması sevindirdi...her neyse konuya dönelim...daha sonra Orlando tekrar Londraya döner fakat artık toplum yapısıyla ve kendisiyle iç çatışmalar yaşamaya başlar.Aşkla ilgili sorgulamalar yapar.İşte bu bölümler tamamen Virgiana Woolf'un kaleminin en güzel yerleri.Diğer kitaplarını okuduysanız asla yabancılık çekmeden akıcı bir şekilde ilerleyecek ve eminim ki bol bol altını çizecek cümle bulacaksınız.

Alıntılara geçmeden önce dikkatimi çeken bir şeyden bahsetmek istiyorum.Virginia Woolf İngiliz bir yazar ve bu kitap da da tarihi detaylara,eleştrilere yer verilmiş.Ben İngiliz devletlerin çoğu faaliyetinden nefret etsem de; tarih yazmak,yorumlamak konusunda kendilerini oldukça beğeniyorum.Tudor dizisini izleyenler bilir.Krallarının kraliçelerinin af edersiniz yedikleri her boku çok açık bir şekilde perdeye taşıyıp bunu bile gururla taşıyabiliyorlar.Bu açıdan İngiliz Tarihi hakkında bir şeyler okumayı oldukça seviyorum.

Alıntılarıma geçelim:

''...kimsenin olmadığı yerleri,geniş manzaraları,kendini sonsuza,sonsuza,sonsuza kadar yalnız hissetmeyi seviyordu.''

''Bazı haftalar onun yaşına bir asır ekliyordu,bazılarıysa olsa olsa üç saniye.....Aslında,insan hayatının uzunluğunu tahmin etme yeteneğimiz yok,çünkü o hayatın asırlar kadar uzun olduğunu söyler söylemez bir gül yaprağının yere düşmesinden daha kısa sürdüğünü hatırlatıyor bize.''


''Hayaller dünya için neyse hayaller de insan ruhu için odur.''


''İnsan belki de ancak göremediği bir şeye tümüyle inanabilir.''

''Önemsiz ayrıntılar gibi görünseler de,giysilerin bizi sıcak tutmak dışında daha önemli görevleri olduğu söylenir.Bizim dünya görüşümüzü de dünyanın bize bakışını da değiştirirler.''


''Her insan ruhunda bir cinsten öbürüne gidip gelir ve çoğunlukla sadece giysiler kadına ya da erkeğe benzetir kişiyi,oysa yüzeyin altındaki cinsiyet üstündekinin tam tersidir.''


Favorim:

''Hayat bir düştür.Uyanmak bizi öldürür.''


Bu kitap da fark ettiğim bir şey de Virginia Woolf ruhsal sorunlarını kitabında sarf ettiği cümlelerle açık bir şekilde yansıtıyor.Fakat bu sizi boğmuyor.Tam tersine galiba onun kitaplarını sevme sebebim kendimi yakın hissedebilmem.Hani en yakın arkadaşınızla aranızda bir espri olur ve sadece siz anlarsınız ya ben de okurken öyle hissediyorum.Onun dilinden anlıyorum.

Kitabı uzun bir süre sonra bitirince sanki o dönemden geri dönmüş ve çiçekli çay fincanımla bir başıma kalmış gibi hissettim.Karar verdim artık kitaplar hakkında mutlaka okuyun tarzında öneri vermeyeceğim.Herkesin çay zevki gibi kitap zevki de bambaşka.Benim kafadansanız okuyun,Virgina ile saat öğleden sonra beş sularında buluşun,seversiniz.

Orlando İngiltereye döndüğünde.

(Kitaptaki fotoğraflar şair Victoria Sackville-West'e ait.)



Benim okuduğum basım.

(Kitaplarını bu yayınevinden alarak biriktiriyorum)



Sunday, July 9, 2017

Küçük Joe ile Buluşma 🌜 ve Yoğun Bir Hafta ☕


Evet...bu yaşandı!



''Blogspot'a'' dedik!


iyi geceler küçük joe: tık

Hafta çok yoğun geçti.Yüzmeye iki gün gidebilmeme rağmen her gün saat 10'da uyanmak uyku düzenimi altüst etti.Alerjim gözlerime geldi sürekli kanlanıp duruyor.Hatta bu sabah uyandığımda gözümü açamadım acıdan..buna çare bulmam lazım.Çay pansumanları da yeterli gelmiyor artık.Her neyse ders çalışmak da iyi gitti.Konu tekrarı yapmayı beceremedim yine ve yine.Bu güzel güneşli havalarda çalışma masasında konu tekrarı yapmak..ıyyy.Test çözdüm,bozmadım,gururluyum.

Küçük joe, iki ay önce kadar Çanakkale planlarından bahsettiğinde çok heyecanlamıştım.İnanmıyorum dedim, yoksa geliyormuğğ! Sonra koro seçmelerine girdi, önce yedek oldu galiba sonra hop seçildi!!! İlk duyduğumda hem çok mutlu oldum hem de heyecanlandım.Daha önce en yakın arkadaşlarımı sanaldan edinmiş sonra da gerçekte buluşmuş biri olarak tecrübeliydim.Fakat k.joe ile buluşmak daha farklı olacaktı.Çünkü ikimiz de birbirimizin yazılarını kaçırmadan okuyan,yorumlaşan iki insanız.Neredeyse çoğu görüşümüzü ve iç dünyamızı biliyoruz.Böyle bir insanla buluşmak çok daha özel ve heyecanlı değil mi?? öyleydi!

Salı günü koroların sokak konseri vardı.Kordonda basket sahasında gerçekleşti.Her zaman oturup bir şeyler izlediğim,zaman geçirdiğim yerde bu sefer küçük joe'yu izleyecektim..ilk görüşmemiz konserden önce gerçekleşti.Karanlıktı, yüzünü pek görememe rağmen heyecandan ölecektim.Annemin yanımda olması mükemmel oldu çünkü ben pek konuşamadım.Bakakaldım.İkimiz de şapşal şapşal sırıttık.Sonra annem ''çok pozitif elektrik aldım'' diye mesaj attı bana.Daha bi mutlu oldum.

Koro konserleri de muazzamdı.Çeşitli korolar,her yaştan insan çıkıp farklı tonlardan muhteşem ezgiler oluşturdu.Maalesef joe'nun korosu en sona kaldı.Popom uyuştu tabi ama kalkarsam yerim kapılacağından inat ettim oturdum...o sahneye çıkarken heyecanlandım,o gün yalnız olmadığı için sevindim ayrıca onun adına gururlandım!!

Cuma günü de bir şeyler içmek için kararlaştırdık.Tek boş günleri oymuş,programları çok yoğundu.Bu sefer daha az heyecanlıydım çünkü beklediğimden çok daha iyi biriyle karşılaştığımdan kendimi rahat hissediyordum.

Birer limonata içtikten sonra Özgürlük Parkına çıktık,küçük çaplı bir piknik yaptık.Her şeyden konuştuk.İşler,hayat,blog alemi,bloggerlar,hayaller,planlar,ilişkiler,Çanakkale,İstanbul,ülkede olan olaylar,geçmiş gelecek...kahveyi de andık <3 bla bla bla xo Utangaç olmayı beklerken gezeve olduverdim.Anlattıkça anlatasım geldi.

Küçük joe her şeyden önce çok kibar ve duygusal biri.Konuşurken telefonuna bakacağında bile ''özür dilerim bir saniye'' dedi.Ne kadar küçük ama özel bir hareket.Doğaldı,belki bloğuna yansımasa da komikti,bol bol güldük..Hayattaki kelebek etkisi bir kez daha isabetli oldu.Onun bloğunu keşfettim,yazılarını okudum,yorum attım,o benim bloğa geldi ve bir nevi blog arkadaşı olduk.Çanakkale için koro seçmelerine girdi,çok çalıştı ve kazandı.Ve sonunda da buluştuk! Asla unutmayacağım bir gün oldu.Her şeyiyle çook güzeldi.İyi ki tanımışım seni iyi kiii!

P.S: O fransız deyimli sözü hayatımla boyunca unutmayacağım,tekrar teşekkür ederim.

P.S.S: Bahsettiği kadar diyet yapmaya ihtiyacı yok ve çoook daha genç görünüyor!

P.S.S.S: Tekrar bekleriiiim 🌈


Korolarının da simgesi olan kargalar parkta etrafımızı sardı.Evet biz iki dramasever hemen anlamlar yükledik ve fotoğraf çektik.Orada olmalarının başka bir sebebi olamazdııı!






Tuesday, July 4, 2017

Geçen Hafta Bugün: Bozcaada 🌊


Çanakkale'ye geldiğimiz günden beri adalara gitmekten bahsediyoruz..şükür kazasız belasız bayramın ikinci günü gerçekleşti.İlk merak ettiğimiz yerlerden biri olan Bozcaada'ya attık kendimizi xo

Bozulmamış tarihi yapısı,berrak suyu ve sakinliğiyle Bozcaada kesinlikle ziyaret edilmesi gereken bir yer.Kafeler,insanlar her şey medeni.Sokaklarında yürürken kendimi iyi hissettim,ülke hakkında duyduğumuz onca berbat şeyden sonra böylesine güzel yerlerimizin de insanlarımızın da olduğunu görmek yüreğime su serpti desem yeridir.

Bol bol fotoğraf çektim sanıyordum ama bazıları kötü çıkmış,sildim.Arabayla feribottan indikten sonra park yeri bulup şehrin içinde yürümeye karar verdik.Öğlen saatleri olduğundan çok fazla yerli turist vardı.Kafile halinde gezdiklerinden her çektiğim fotoğrafta milletin kafası çıktı...size tavsiyem buraya gelmek için bayram gününü beklemeyin ve sakın sakın sakın arabayla gelmeyin.Zaten küçücük bir yer,ulaşım minibüslerle sağlanabilir.Park yerleri sıkıntı ve feribot kuyruğu saç baş yolduran cinsten.


Şarap üretimi yapılan bir yer olduğundan şehrin simgesi de üzümler.Şarap tadımı yapabileceğiniz yerler bulabilirsiniz.Bizde içen olmadığından bu tatlı yapının fotoğrafını çekmekle yetindim.


Bu tarz fırınlara rastladık.Bilmediğimiz bir şeyleri meşhur olsa gerek.Bazılarının önünde sıra vardı.


Her sokağa girmeden önce ''DURUN'' deyip fotoğraf çektim.Bılogır olmak.


Bir Şarap Evi daha.


Bozcaada'da meşhur fotoğraf çektirme yerleri var.Büyük kanatlı karga resmi,bu ve bir de kadın portresi...Yukarıdaki şarap evinin karşısındaydı.Fotoğraf çektirme sırası yapıp önüne geçtik :'D


Bozcaada'da güzel olan bir diğer şey ise bu küçücük yerde bir cami ve kilisenin aynı anda işliyor oluşu.İbadethanelerin yapılarına bayılıyorum.Tarih kokmaları,görkemleri; çoook güzel!


Evlerin kapılarının her biri birer sanat eseri.


<3


Başka bir sokak daha.


Bir barın penceresi.


Şehir içinde turlamayı bitirdikten sonra bir şeyler içmek için Bozca Cafe'ye gittik.Yolunuz buraya düşerse mutlaka uğrayın.Deniz manzarası,menülerinin güzelliği ve atmosferi ile huzur dolu bir yer.


Arkamda kalan kısımlar daha güzeldi aslında :'))


Denize inen basamakları.


Biraz soluklandıktan sonra denize gitmek üzere arabayla yola koyulduk.Meşhur olan iki yer var.Biri Ayazma Plajı ki en çok gidilen yer.Hani şu büyük geminin olduğu.Diğeri ise Akvaryum koyu.Akvaryum Koyuna arabayla gitmenizi öneririm.Plaj tarzında bir yer değil küçük bir koy.Kumsal kısmı dar, daha çok kayalıkların üzerinde oturuyorsunuz ki bu olayı daha çok sevdim.Havluları taşlara serip saatlerce oturduk,çok keyifliydi.Sessiz,sakin ve naif bir ortam.


Kıyıda çok fazla kaya olsa da açıldıkça su güzelleşiyor.Oldukça da temiz.

Denize de doyduktan sonra akşam yemeği için aynı kafeye gittik.Yemekten sonra da biraz daha turladık ki bu sefer çok daha muazzam yerler keşfettim.Fakat şarjım bittiğinden fotoğraf çekemedim.Şehrin alt kısımlarında bir kitapevi gördük.Olabildiğince vintage bir mekandı.5tl'ye eski cilt türlü dillerden kitap satılıyordu.Neden almadım bilmiyorum..diğer gidişime mutlaka alacağım.Daha da güzel olanı camında ''feminizme dair kitap,dergi her şey 5tl'' yazıyor oluşuydu.Hem feminist,hem tarih kokan bir yer...daha ne olsun xo

Benim izlenimlerim bu kadardı.Burayı aşırı sevdim ve daha önceleri gelmediğim için pişman oldum.

Başka bir gezi yazısında görüşmek üzere,

çav!





Sunday, July 2, 2017

Yaz Filmleri 🍹


Yaza dair şüphesiz en sevdiğim şey istediğim saatte film izleyebilme özgürlüğü.Bu yüzden yaz için de kendime belirlediğim bir film konsepti var.Ben yaz filmlerini şu şekilde tanımlıyorum:

Çekimlerinde hafif sarı tonun hakim olduğu,genellikle güneşli havalarda olayların yaşandığı ve duyguların yoğunluğunun ekrandan kalbe dokunduğu çok uzun sürmeyen filmler.Türü genellikle dram (şaşırmadık) ya da gençlik&macera ama hepsi pozitif yönde!

Öyleyse sizlere önereceğim 10 filme geçelim:




1.Fried Green Tomatoes

İki gün önce izledim ve yüzümde oluşturduğu tebessüm hala içimde bir yerlerde.

Filmin konusu kadın hakları,arkadaşlık,hayat mücadeleleri ve ırkçılık hakkında.Yani tam olarak benlik!

90'ların zarafetinin olduğu bu kaliteli film iki kadının dostluk hikayesini anlatıyor.Evelyn bir gün huzurevine kocasının teyzesini ziyarete gider burada Ninny adında bir kadınla tanışır..Evelyn aynı zamanda orta yaş depresyonunun eşiğindedir.Ninny ona anlattığı Idgie ve Ruth'un Whistle Stop'ta geçen öyküsüyle destek olur.Filmde geçmişe dönüşlerle çılgın Idgie ve muhafazakar Ruth'un dostluk hikayesini,yaşadıklarını ve filme adını veren kızarmış yeşil domatesler yaptıkları kafelerinin hikayesine tanık oluyoruz.

İki saat boyunca sıkılmadan izleyecek ve son sahnesinde yüzünüzde bir sırıtış bulacaksınız!




Denemek istiyoruuum :')

2.Incendies

O kadar drama filmi izleyen ben ilk kez bu kadar etkilendim.Uzun zaman sonra bir filmde ağladım,kendime hakim olamadım.

Filmin konusu şu şekilde: Ölen annelerinin vasiyetini yerine getirmek için Jeanne ve Simon aile dostlarından birer mektup alırlar.Anneleri onlara yapmaları için görevler vermiştir.Bunun için Kanada'dan Lübnana gelirler.Ve annelerinin zorlu yaşamını,kayıp kardeşlerini ve babalarını bulma yolunda bir bir aydınlatırlar.Filmde bol bol geçmişe dönüş var.Neval Mervan'ın eski Lübnandaki zorlu yaşamı,yaşadığı onca acı şey zaman zaman rahatsız eder cinste üzücü...hele o bitirici son.Ağzım açık kaldı, ''az önce ne izledim'' diye öylece ekrana bakakaldım.Çok çok çok kaliteli bir trajik öykü.Filmden anlarım ben diyorsanız şans verin.

Yaz filmi olarak önermemin sebebi Neval Mervan'ın hikayesinin anlatıldığı coğrafyanın yakıcı sıcağının insanı ekrandan etkiliyor  oluşu.Tam yazın izlenecek bir drama.


3.Mimi wo Subaseba

Dramadan çook uzak bir animasyon.İç ısıtıcı,gülümsetici,izlerken huzur verici.Hayao Miyazaki'nin muhteşem hikayelerinden biri.

Shiziku okuma tutkusu olan bir kızdır.Kütüphaneden aldığı her kitabın kendinden önce aynı isimli Sejii Amasawa tarafından okunduğunu fark eder.Daha sonra bu çocukla tanışır ve onların sevimli mini aşk-arkadaşlık hikayesine tanık oluruz.

Anime tarzı filmler izleyenler muhtemelen biliyordur ama bu türde film izlemeye başlamak istiyorsanız ''Yüreğinin Sesi'' doğru bir başlangıç olacaktır.


O kitap yazdıkça benim de yazasım geldi.

4.Notting Hill

Adı çokça duyulmuş bu filmi ben bu yıl keşfettim.Daha doğrusu sadece Julia Roberts için izledim.Belki daha önce söylemişimdir  söylemişindir kendileri en en sevdiğim kadın oyunculardan biridir.Saçları,gülüşü,yeteneği...mükemmel.

Dünyaca ünlü yıldız Anna Scott (Julia Roberts) Williams'ın kitapevine gelmesiyle tanışırlar ve iki farklı dünyanın iç ısıtan,engelleri tanımayan aşk hikayesi başlar.

Ayrıca filmin başında Julia Roberts'ın Türkiye ile ilgili bir rehber kitap alıyor oluşu tam bayrak asmalık bir sahneydi :')!!


5.Moonrise Kingdom

Bu filmi önermek hakkında kararsız kaldım.Sevdim mi sevmedim mi karar veremedim ama bir yaz filmi olduğu kesin.

Çekimleri yönetmenine has ve oldukça farklı,ilgi çekici.Herkesin beğeneceği cinsten değil.Konusu ise iç ısıtan cinste.Küçük bir kasaba,iki sevimli çocuğun aşk hikayesi ve burada yaşanan olaylar.

Sevdiğim bir repliği hafızama kazıdım. ''Şiir gibi konuştun..bilirsin şiirler her zaman kafiyeli olmak zorunda değildir..önemli olan yaratıcı olmalarıdır.'' xo



6.The Bling Ring

Dediğim gibi yaz filmlerinin bir özelliği de kısa olmaları.Bu sanırsam en kısa olanı.Çerezlik bir film.Sadece eğlencesine izlenebilir cinsten.

Bir grup arkadaş ünlülerin lüks yaşamlarına özendiklerinden onların bulunduğu ortamlara sıvışarak evlerine girmeye ve hırsızlık yapmaya başlarlar.Gerçek bir olaydan alıntı yapılan filmde de bu minik çetenin vakalarını izliyoruz.İzlemesi eğlenceli ve heyecanlı.Ayrıca Emma Watson da başrollerde!




7.Half Light

Bu film konusunda da kararsız kaldım.Mükemmel bir yapım olduğundan kuşkusuzum ama yazlık mı emin olamadım.Yine de şans verin derim...

Filmin başrollerinde yine beğendiğim kadın oyunculardan Demi Moore var.Rachel oğlunu kaybeden bestseller bir yazardır.İlham gelmesi ve biraz da hayatın gürültüsünden uzaklaşmak için İskoçya'da muhteşem huzurlu bir yere taşınır.İşte tam olarak oraya ilham almak gidişi vs. bana yaz aylarında alınabilecek bir motivasyon gibi geldi.İşte sonra olaylar biraz garipleşiyor.Bir adamla tanışıyor ardından bazı gizemli şeyler başına geliyor...filmin gidişatıyla sonu çok farklı.İlk romantik bir film sanarken hop bir anda gizem ve hafif gerilimin içine düşüyorsunuz.Bu etkiyi sevdim çünkü alışagelmiş bir film değil,çok şaşırtıcı.


Şu ortamda yazdık da biz mi kitap çıkartmadık?!!

8.Mary And Max

Hop ikinci drama filmimiz.

Ceren Abla'nın önerisiyle izlemiştim.Geçen yılın başları olması lazım fakat hala her detayını ve o son sahnenin verdiği hüznü hatırlıyorum.İşte kaliteli yapımların en önemli özelliği de bu olsa gerek.İzleyiciye bir şekilde dokunup kendini unutturmamalı.

Filmin çekimi ve yapım sıradışı.Hamur yapım tarzı bir animasyon.Fakat bu beğenmem diye bir şey oluşturmasın aklınızda.Öyle düşünmüştüm fakat olaylar çok akıcı olduğundan gerçek oyuncular olsa ancak bu kadar güzel olurdu.Mary Avusturalya'nın kenar mahallelerinde oturan yoksul bir çocuktur,8 yaşındadır.Konuşabileceği tek kişi de tesadüfen mektuplaşmaya başladığı savaş gazisi yaşlı bir adam olan Max'dir.Bu iki farklı hayatın dertleşmesini,dostluğunu izlemek gözlerini dolduracak.Yine diyeceğimm of o son sahneleeer ;(((


9.Neighbours

Eğlencesine izlenebilecek bir komedi filmi daha.

Kelly ve Mac yeni doğan bebekleriyle sakin bir yaşam sürerken yan eve taşınan çılgın erkek grubu mahallenin ve onların huzurunu kaçırmaya başlar.Filmde de bu iki farklı yaşamın mücadelesini izliyoruz.Ayrıca ikinci filmi de çıktı fakat bana kalırsa 1. kadar güzel değil.



10.Eat Pray Love

ve ve ve kapanışı en güzeliyle yapıyorum.Hayatımda izlediğim en güzel filmlerden biri.Beni birçok açıdan değiştirdi ve hala düşündükçe iyi hissettirmeye devam ediyor.Daha önce yazısını yazdım
buraya linkini iliştiriyorum: tık 




ee hadi o zaman iyi seyirler,

çavvvv!