Akşam yemeği için airfryer’a köfte attım, dünden mantarlı makarna kalmıştı, kremalı. Onu yiyeceğiz. Krema bozulmamıştır değil mi? Bir gün bile olmadı. Neyse, sanmıyorum, AI da öyle dedi.
Avukatlıktan sonra büyük kurumsal bir yapının içine girdim. Avukatlıktan sonra demek de doğru olmaz da işte, klasik avukatlıktan sıyrıldım. Sağlıkla ilişkili, yurt dışı menşeili bir firmada Sözleşme Uzmanı oldum. Avukatlık background’ı gerekse de bu işin normal avukatlıkla alakası yok. Her şeyin kurala bağlandığı, fontumu bile ona göre ayarladığım beyaz yaka ortamındayım. Ne kadar gerici ve stresliymiş bu da. Manager’ım Polonyalı. Başlarda iyiydik, sonra çıkışları olmaya başladı. Bir hafta ne yapsam diye düşünüp açık açık konuştum ve kendi karakterimi ortaya koydum. Çizgilere ve kurallara varım ama asi bir yanımın olabileceği fikri bir kenarda durmalı. Yalnız mektup arkadaşımla adaş, o da Polonyalıydı. Hayattaki tekerrürler ne garip değil mi? Ona bunu diyesim geldi ama robot gibi bir ortamdayız, henüz o yakınlığa giremem.
Full evden çalışıyorum bu arada. Hiç de kolay bir şey değilmiş. Şizofrenik bir deneyim. Birileri bana çok uzaklardan bir şey diyor, beni strese sokuyor, kendimi çok uzaklardaki, yüzünü bile görmediğim bu insanlara ispatlamaya çalışıyorum. Küçük meseleler günlerce uzuyor, halbuki yüz yüze olsak 5 dakikalık kısa bir talk yeterdi. Zaten dil bariyeri var, full İngilizce. Türk ekibiyle Türkçe, maillerde yine İngilizce. Vallahi bu derece iddialı değildim İngilizcede ama hallediyorum. Kimsenin grammar gerginliği yok; işini yap, Türkiye’deki görevini tamamla ve raporunu sağlam ver, yeter. Makine gibiler. Avukatlıktan farkı, biz avukatların daha intense oluşu. Daha kavgacı ama bir o kadar samimiyiz. Kibar kibar laf sokarız ama işler oluyorsa geçmişi unuturuz. Beyaz yakada ise her şey not ediliyor. Ne, buna mı takılmışlar? Dediğim şeyler önüme maille geliyor. Deneme süresini atlattım. Geleceği nasıl olacak bakalım. Sürdürülebilir ama sürdürebilir miyim...
Çok zor bir dönemden geçiyorum aslında blog. Ailesel de çok şey yaşandı, bu sırada iş değiştirdim, yeni işimde aradığımı buldum mu onu sorguladım, maddi konular, 26 yaşın ciddiyeti... Hepsi öyle bir üstüme geliyor ki. Korku ve stres içinde buldum kendimi. Bilinçaltı öyle bir şey ki, vücuduma yansıyor her şey. Konuşamadıklarım, öfkem, belirsiz stresim; hepsi boğazlarımın sürekli ağrıması, hasta olmak, bitmeyen öksürükler ve kemik ağrıları olarak geliyor. Bu kadar dert ediyorum, bu derece. En yakın arkadaşıma, “Gerçekten çıkış yolu bulamıyorum, bu kadar kötüsü olmamıştı,” demiştim. 25’ten önceki streslerle aynı değil. Sanki zamanın az ama tecrüben dar. Çevrende bir hız, sende bir durgunluk. Pişmanlıkların, gelecek kaygın, bu ülke... En çok da BU ÜLKE.
Tezer Özlü ile Vogue Ekim sayısı yan yana duruyor.
Devam etmek isteyen yanım ve durmak, belki de sonlanmak isteyen ruhum bir arada.
Okunmaların artışı beni sevindiriyor ama seslerinizi duymak da isterim.
Çav.