28 Ağustos 2021 Cumartesi

Sonbaharı Karşılama Günlüğü ve Birtakım Düşünceler

Arayı açmadım bak, geldim. 

Kiraz saplı çay içiyorum. Bazen hiçbir şey yolunda olmasa bile çay içmek her şey yolundaymış gibi hissettirir. Bir de bitki çayıysa diyete başlama motivasyonunu tetikler. Maria'nın son podcastini dinliyorum. Sıcak bir duştan çıktım, hava duştan daha sıcakmış. Soğuk duş alamam nefesim kesiliyor gibi oluyor. 

Kedi sahipleneceksen bütün sokaktaki kedileri de sahiplendiğinin farkında olmak lazımmış. Bizim ufak ufak besleme işi büyüdü aşağıda baktığımız ikisini bugün kısırlaştırdık. Sorma hiç nasıl geçtiğini. Türkiye, biliyorsun; iyilik yapmak cezasız kalmaz, burnundan gelir. Sonuç olarak iyiler şu an, iki tane kardeş; biri kız biri erkek. Birbirlerine sokulup yatıyorlardı en son. Öyle içim acıyor ki blog. Bizimle aynı hissettikleri, sevgi duyup üzüldükleri öyle belli ki. Bazen sokakta daha fazlasını görmemek için odaklanmıyorum. O dramayı bünyem sünger gibi çekiyor. Üç dört gün misafir olacaklar sonra bahçede yer yapacağız. Keşke müstakil bir evim olsaydı kafasını fena halde yaşıyorum. Bir sürü kedi doldururdum. Rahat rahat mama verip yuva yapardım. Fena zaman, emek ve para istiyor gerçi; onlar da lazım. Birileri yapmalı ama işte, dünya diğer türlü dönmüyor. 

Ev yok. Olan evler pahalı. Kalan evler çirkin. Okulun açılmasına 22 gün var, bizim ev bulmamız gereken süre ise 15. Zaman çok hızlı akıyor. Ben açılacağını bile sindiremedim. İçimden bir ses tekrar kapanacak da diyor. Türkiye, biliyorsun. Hangisi mi tercih ederim? Bilmiyorum. İki türlü de hoşuma gidecek-gitmeyecek şeyler var. Mental olarak başlamaya net hazır olduğumu da söyleyemiyorum bak ama. Uzun zamandır evde olmanın konforu tekrar bölünecek. Günün sonunda kendi odamda olamadığım her yerde misafir gibi hissediyorum. O sakin kafa, koku ve eşyalar lazım bana. Çok inatçıyım dimi? Ahmet Erhan'ın ''Radikal bir çiceğim yalnız kendi saksısında açan.'' Dizesini bu yüzden kullanıyorum. Öyle. Fakat öyle olmakla problemim yok. Ergenlikte daha çok sorun ederdim. Neden böyleyim? Neden böyle olmak zorunda? Neden? Bir sürü neden. Şimdi kırıntıları var. 10 ise 5'e düştü, 3'ü zorlamaz. 

İnsan değişmez ve tarih tekerrür eder laflarına temkinliyim artık. Paris İşçi Üniversitesindeki Felsefe derslerinden notlarla derlenmiş bir kitap anlatıyor. Materyalizm söz konusu olan tabi. Her şey devam ediyor, aynı nehirde iki kez yıkanmaz, tez-antitez-sentez, madde şeyden önce gelir, şeylerin bizim görüşümüzden hariç varlıkları vardır...Diyalektik materyalizm hani Marx'ın olan modern hali. Marx tüm bu hikayeyi insanlık tarihine uyguladı ve her şeyin bir sınıf savaşımı halinde olduğunu fark etti. Bu yüzden Kapital çökecek diyor, çünkü sürekli kendi düşmanlarını kendi yaratıyor yani işçi sınıfını. Er ya da geç sentez olmak zorunda. Sonrasında proletarya diktatörlüğü...diye gidiyor. Her şey bir başkalaşım ve ilerleme halinde. Ölümün içinde yaşam, yaşamın içinde ölüm. Tavukla yumurta ilişkisi. Her şey bir zıttı ile var olur mottosu. Yani çatışım ve tezatlıklar kötü değildir. Bak insandan da öyle demek ki. Ben bunu diyalektikle ifade etmeden aynı terimsel ifadeleri kullanmıştım. Yani sonuç? Diyeceksin. Şöyle ki kendi tarihimizde ilerliyor, kişisel olan. Bizim kendimizle olan ilişkimiz. Hep bir çatışma işte, yaşamayan yoktur. Bundaki devinimler dışarıya ''değiştin'' olarak yansıyor. Yalnız günün sonunda aynı kişi hissedip öyle yorumlamamızın sebebi aynı zamanda bir çember döngü de mevcut. İdealizm gibi kendini yenileyen bir çember değil. Daha kompleks. Yani hep kendimizizdir, demekten çok hep kendimize döneriz, demenin daha materyalist olması gibi. Çok mu uzattım? Bir kitap okudum diye çözmedim işi elbet. Sadece tarihimiz tekerrür etmiyor belirtmek istedim. Her şey her an çok farklı, biz de. Kendimize üzülmekten hatta belki Sartre demişti ''Üzülmeyi tercih etmekten'' vazgeçmeliyiz. Show must go on. (Çok kolaydı!)

*Podcasti azıcık daha dinleyip geldim, dinlerken yazamadığımı fark etmiştim, çay soğudu, hava serinledi*

Sonbahar geldi. Pumpkin Spice Latte çıkmadan inanmak istemiyorum. Bir de sırtıma ince hırka geçirmeden. Yeşil kazak giymeden. Doğa da döngü halinde bak, hep değişir ama döngü devam ediyor. (Geçmiştik bunu.) Eylül stres demek bir yandan. Öğrenci olduğun sürece bu böyledir. (Bunu da geçmiştik.) Her yazıda illa bir plan sıkıştırırdım araya. Bu sefer kendimi kendime bırakıyorum. Planlar yazılmak değil bir amaç uğruna gerçekleşmek için var zaten. Yine de içime sinen bir ev bulsam fena olmaz ya. (Bunu enerji yollayıp geçelim.)

Yan sekmeleri gezmekten dikkatim dağıldı. Twitter saatlerimi yiyor bazen. Karşılığını sinir sistemi bozukluğuyla ödüyoruz. Okul başlayınca azalır illa, gündemi okur bir iki saçmalayana bulaşır, isyanımı eder çıkarım. Göreceğiz.

İçime sindi bu yazı. O yüzden senin neler yaptığını da duymak istiyorum. Yazarsan sevinirim.

çav.

12 Ağustos 2021 Perşembe

Yazmaya Isınmak ve Birtakım Şeyler Daha

 Selam blog.

Yazma yetimi kaybedip etmediğimden edişeleniyorum öyle uzun zamandır bir şeyler karalamadım ki kesin hamlamışımdır, saçmalarsam şimdiden af ola.

En son nerede kalmıştık inan hatırlamıyorum. Fakat yazın başını milat alırsam güzel ilerlediğini söyleyebilirim. Arkadaşlarımla tatile çıktım, kısa da olsa bir iş tecrübem oldu (işçilik çok zor bir şey, haksızlık dolu ve bahsedilen devrim bir an önce gelmeli) sonra ehliyetimi aldım, ardından bir İzmir macerası daha oldu (eski yazılardan alışkınsındır, bu sefer abimdeydim her şey müthişti ayrıca İzmiri çok özlemişim, bu şehir bir türlü beni kabul etmese de kim bilir belki mesleğe başlarken dönebilirim -inş-) geri kalan rutin hayat. Havalar fena halde sıcaktı zaten. Hiç sevmiyorum sıcağı, resmen anksiyetem azıyor. Bir de cilt rutini işlerine falan taktım güneş gittikçe gözüme sevimsiz görünmeye başladı. Allahın güneşi neden bize zarar verip çirkinleştirir ki? Zoru ne?

Gündemden yakınıyordum ya hep artık twitter ile bu kotamı dolduruyorum. Merak eden en aşağıya kaydırıp ulaşabilir. Yalnız her şey gittikçe şiddetleniyor. Böyle bir ülkede büyümüş olmak kim bilir ne hasarlar bırakıyor hepimizde. Fiziksel ve ruhsal sağlımız hatta cilt problemlerimiz bile burası yüzünden, eminim valla. Eskiden hayatın bir ucundan bir şekilde tutar pozitif kalıp ilerlerdik ama şu an yönelen tehlikeler, yaşananlar ve bulunduğumuz komünitelerin toksikleşmesi öyle gerçek öyle çarpıcı ki sağdan soldan ortadan yumurta fırlatılıyor da sahnede oradan oraya kaçmaya çalışıyoruz sanki. Yazık vallahi, bazen yaşamlarımıza acıyorum. Tabi yelkenleri suya indirmiş de değilim. Dünya böyle bir yer. Gelen tehlikelere karşı mücadele etmek doğamızda var, yok edemeyiz.  Aynen yaşamaya, hayal kurmaya ve bir şeyleri sevmeye devam.

Son birkaç yıldır inandığım ve deyim yerindeyse kefil olduğum birçok şeyin aslında içinde olmadığımı hatta dışlandığımı fark etmek sarsıcı bir deneyim oldu. Bunu hissetmenin önemli olduğunu düşünüyorum çünkü günün sonunda çoğumuz farklı seslerle de dolu olsa bazı yankı odalarına sıkışabiliyoruz. Kendi adıma bir bir terk ettiğimi söyleyebilirim. Yine de o açıklık ve konuşabilme için yeterince cesur değilim sanırım. Olduğum kadarını geliştirmeye çalışıyorum. Önemli olanın da bu olduğunu düşünmekteyim. Belki ilerde açarım bu konuyu tekrar, şimdilik kapatayım.

Eylüle tarih verdi bizim üniversite. Ev bakıyoruz arkadaşımla fakat hala düzgün bir tane bulamadık. Gerçekten güzel olan bir tane vardı o da zaten çoktan tutulmuş sırf arayalım diye bırakmışlar yani...Öyle berbat eşyalı evlere öyle yüksek kiralar istiyorlar ki evsiz kalırım daha iyi düşünüyor insan. Bir de okul tekrar kapanır mı korkusu içinde bakınca bari ağırdan alalım diyoruz. İşler karışık anlayacağın. Oldum olası sevmem zaten sonbaharın gelişini. Tamam pumpkin spice latte güzel ama onu içene kadarki süreç ani masraflar, düzen kurma çabası ve toplanmalarla dolu. Kalan şu 1.5 ayı bunlarla geçireceğim. Bir yandan da tekrar bir ayrılık kafasına girmek üzüyor. Kaplumbağa gibi odamı sırtımda taşımak istiyorum içinde kedim de olsun hatta annem ve kız kardeşim de falan...birtakım hayaller olabilir başlık.

Hadi bir film bir kitap önerisiyle sonlandırayım. (bu yoktu içimden geldi)

Kitap Yaşar Kemalin İnce Memed'i. Okurken tüylerim diken diken oldu sürekli. Bizim memlekette, Osmaniye-Çukurovada, geçiyor tüm hikaye. O ağanın insanlara zulmü, kadınların ve çocukların yaşadığı içime oturdu resmen. İlk ciltten kinle doldum. Eşkıyaların tarafında yerimi aldım. Annemden aldığım bir bilgiye göre de Memed'in saklanacağı bir aşiret anneannemin aşiretiymiş. İple çekiyorum yeni cildi okumayı, bu info üzerine araştırma yapacağım. İnsanın kendinden, dilinden ve toprağından bir şeyler okuması ne güzelmiş. Türk edebiyatına daha çok yönelmek lazım, arada kaynıyor.

Film de Türkiyeden olsun o zaman. ''Geçen Yaz'' Netflixte var. Bilirsin yaz aşklarına bayılırım o yüzden bu filme de bayıldım. Oyunculuklar muazzamdı. Normalde bu tarz gençlik filmlerinde replikler dile hiç yakışmıyor yalnız bu filmde o bayağılık yok. Şans verebilirsiniz.

Böyle bir ısınma turu olsun parmaklarım için. Havalar soğudukça daha güzel yazılar çıkacağına inanıyorum, tabi yazarsam...


Kendinize iyi davranın.

çav.


İzmirden



2 Mayıs 2021 Pazar

Nisandan Mayısa Bir Kupalık Notlar

 Yine geldim günler sonra. Yazmak içimden gerçekten gelmediğinde başaramıyorum blog, biliyorsun.

Yeşilçay içip ''videoclub'' dinliyorum ve sana kendimi anlatmak istiyorum.

Nisan ayı deyim yerindeyse bir buldozer gibi geldi geçti üzerimden.''Enginar Mevsimi'' diye bir kitapta baharın gelişinde yaygın bir depresyon halinin yaşandığından bahsediyordu. Buna depresyon diyemem, anksiyeteler ve uğursuzluklar silsilesi desem daha doğru olur. 5 Nisan doğum günümdü, normalde her yıl güzelce bir yazı yazardım. O yaştan ve gelecekten bahsederdim. Yine planlıyordum böyle bir şey yapmayı ama bir covid potansiyeli yüzünden olamadı. O gün için aldığım her şey elimde öylece kaldı. Bir hayli üzdü bu durum beni. Bazen her şey taşıp kendini dışarıya akıtmak için bir çatlak bekler ya bu olay tam da öyle oldu. Zaten fark ettiğim üzere bana enginar mevsimi hep böyle geliyor. Bir çatlak tüm diğer kabuk bağlamış şeylerin açılması için yetiyor. Açıldı da açıldı açıldı da açıldı...hiç dikkat etmediğim şeyler beni kahreder oldu. Üstüne bir de zaten ''gerçek'' olan dertler de eklenince bir dibi görme hali yaşadım. Çıktım mı? Sayılır.

Hayatlarımızın işgal altında olduğunu hissediyorum blog. Bu iktidar, bu düzen ve bu insan topluluğu bizim birey oluşumuzu işgal ediyor. Bize travmalar, korkular ve endişeler ekliyor. Seçimimiz olmayan her şeyin kurbanı oluyoruz. Mücadele etmek zorunda kaldığımız savaşların kahramanı kesiliyoruz. Öyle olmak, ona katlanmak, bu şekilde devam etmek boynumuzun borcu gibi hissediyoruz. Onurluyuz, yüreğimiz temiz ve hedeflerimiz var diye her an her yerden cezalandırılıyoruz. Sonra her şey düzgünmüş biz abartıyormuşuz gibi kendimize yükleniyoruz. Sosyolojik olan acılarımızı psikolojimize bağlıyoruz. Herkesten en azını görüp mutlu olurken kendimizden insanüstü bir performans bekliyoruz. En kötüsü de bir kere 'böyleyim' deyince o böyleliğin girdabından kaçamıyoruz. İşgal dışında bir kelime gelmiyor aklıma. Hayatlarımız, hedeflerimiz, arzularımız, zevklerimiz, aşklarımız, gençliğimiz, yaşlarımız, haklarımız, görünürlüğümüz, sağlığımız...hepsi işgal altında. Bu işgalin hem şahidi hem de başı dik kurbanlarıyız. 

Tam böyle düşünce kümeleriyle dolup taşarken anksiyete kendini gösteriveriyor. Artık onun bir neden değil sonuç olduğunu düşünmeye başladım. Sürekli gelmiyor ama gelmesi gerektiği yerde kendini gösteriyor. İçimden hiçbir şey yapmak gelmediğinde karşıma geçip ne kadar 'değersiz' olduğumdan dem vuruyor ya da beni suçlu hissettirecek hatıraları, şu anı önüme seriyor. Birinden çıkınca diğeri için 'asla' desen de olmuyor. Her 'oh' çektiğin yerde bir 'ya öyle değilse' başlıyor. 

Son bir yılda hayatımda hatta hayatlarımızda çok şey değişti blog. Belki de sürekli aynı ortamda olmaktan fark edemedik ama biz de değiştik. Ölen geçmişe bir yas tutmak isterken anın telaşında kaybolduk. Can korkusuyla yaşarken akıp giden yaşama ayak uydurma kaygısından değerlerimizi olmayan çerçevelere oldurmaya çalıştık. Elimizde olan malzemeyi, geçmişte kurduğumuz hayallerin sonuçlarını ve kendimize verdiğimiz sözlerin karşılığını içten içe yediremedik. 'Yedirememek' birçok şeyi ifade etmem için bana yardımcı olan biraz amiyane ama ondan daha çok nokta atışı olan bir tabir. 

Mayıstan beklentim ay sonu finallerimi ortalama da olsa verebilmek ve rutin bir detox diyetinde dikiş tutturmak. Yaz için beklentim ise sadece ne pahasına olursa olsun eğlenmek: 21 Hissetmek. 


çav.


14 Mart 2021 Pazar

Hayat Güncellemeleri, Tartışmalar ve Birtakım Düşünceler

Blog 200k okunmayı geçmiş! Film ve kitap güncellemelerimi yaparken bunu görüp içime bir yazma isteği düştü. Önce profeminist pencerede yazmak istediğim yazının devamını getiriyim dedim olmadı. Ben de döndüm yeniden yuvaya...

Uzun süredir kalem oynatmıyorum. Şubatın başlarında yazdığım hikayenin devamını güzel bir şekilde getirdim. Şöyle baştan bir okudum da hiç fena değil. Bakın bunu diyebilmek bile fazlasıyla önemli. Ne olursa olsun isterse berbat, tamamlamak istiyorum. Yaratıcı işleri yaparken temel kural bu olmalı: Tamamlamak. Ortaya ne çıkacağını düşünmeden devam etmek. Çünkü her bir şeyi tamamlamadan ilerledikçe aklının bir köşesi o kurguda takılı kalıyor. Yeni kurguya o tamamlanmamış şey rahatsız edici bir şekilde yansıyor. Ben en azından buna karşı koyamıyorum. Aklıma koydum blog kısacası, o hikayeler tamamlanacak. ''Hikayeler'' biraz spoiler olmuş olabilir ayrıca :)

Bu tamamlanmamışla devam etmek bana yaşam hakkında da bir şeyler düşündürdü. Hikaye için kurgu tamamlama olan şey yaşam için ''döngü'' olarak düşünülebilir. Gerçekten düşününce öyle değil mi? Yaşamın her dönemi bir döngüden ibaret. Yaşadığın her neyse ve kaç yaşındaysan bu hemen hemen herkesin yaşayabileceği yaş getirilerinden ibaret. Fakat belirleyici olan şey sana ait olan faktörler. Günün sonunda sana ait olan faktörler ve benliğine dönüyorsun. Anlaşılmadıysa somutlaştırayım: Ergenlik dönemi bir döngü. Bu döngünün tamamlandığı süreçte kendimize dönüp kilidi vuramadığımızda o süreçte yaşananlar kaç yaşına gelirsek gelelim hayatımızın orta yerinde yansıyor. Vaktinde tamamlanmamış döngüler birleşerek bir tamamlanmamışlığın getirdiği suçluluk hissini ruhumuza düşürüyor. Bunu düşününce o duyguya sahip olduğumu hissettim blog. Belki çevresel faktörlerimden değil ama kendi karakterimden dolayı ben bu sağlıklı büyüme durumunu gerçekleştiremiyor olabilirim. Bu psikolojik bir tanı değil elbet sadece düşünce. Yalnız bu farkındalığın işe de yarayacağını düşünüyorum. Size travma gelen yaş aralığını yarım kalmış kopuk bir halka olarak hayal edin. O kopuk kısmı ne düzeltirdi? (Geçmişi değiştirme gibi süper gücümüz olmadığını hayal ederek düşünün) Bakın bu soru aklıma yeni geldi, kendimde bir yanıt arayacağım.

(''Ehliyet alma yaşları'' döngüsünü bitirmek için ilk adımı geçtim, direksiyon dersleri için bekliyorum. Haber edeyim dedim, unutmuşum :))

Bir (1) yıldır evdeyiz farkında mısınız? Tam bir yıldır günümüzün, haftalarımızın ve aylarımızın çoğu evde geçiyor. İlk karantinada kendimizi güvende ve huzurlu hissederken şu an süreç başkalaştı. Hayat dışarıda devam ediyor ama sen içerdesin. Kendine odaklanma şansın ''online''lık çılgınlığıyla elinden alınıyor. Her zaman müsait olman gereken, düzen baskısı altında hissettiğin bir yaşam formu evrimi geldi. Neydim değil ne olacağım nasıl geldi vurdu hakikaten ama. Bundan iki yıl önce maskeli yaşam deseler ihtimal vermezdik. Filmvari olabilecek her şey de sanat gibi yaşamın bir izdüşümü demek ki. Eyvah, o zaman sırada zombi istilası olabilir. (Bu konuda bayağı tecrübeliyim kulağıma heyecanlı bile geliyor -masaya üç kere tıklatma-)

İnsan hakları hukukunda geliştim blog. Hem bu ülke bunu bana mecbur etti hem de takip ettiğim eğitim ve yazılarla bunu gerçekleştirdim. Saha her zaman daha zorludur elbet ama püf noktaları edindiğimi söyleyebilirim. Bölüme girerken de idealim hep bu şekildeydi. Özellikle lgbti+ ve kadın hakları konusunda hak savunuculuğu yapmak istiyordum. Bunu yapabilmeye yaklaşmak düşününce güçlü hissettiriyor. Elimizde hala mekanizmalar var. Kendimizi savunabilecek kadar güçlüyüz. Emin olun yalnız da değiliz. Gündeme atıf yapıyorum bence anladın. Haberleri tekrarlayıp monoton bir cumartesi akşamı tadınız kaçsın istemiyorum. Gerçekleşecek blog. Bir gün dünya nasıl covidle bambaşka olduysa insanca yaşama taleplerinin gücüyle de bambaşka hale gelecek. Bu da diktacıların, kötülerin ve patriyarkanın covid gibi korkusu olacak :) 

Annemle Broadchurch adlı bir İngiliz dizisini bitirdik. Dünyanın her bucağının kadınlar ve çocuklar için nasıl yaşanılmaz hale getirilmeye çalışıldığına dair fikir sahibi oldurup sinirlerinizi hoplatabilecek tarzda bir dizi. Gerim gerim geriliyorsunuz, heyecanlanıyorsunuz fakat tüm bunlar gayet sakin bir atmosfer içinde gerçekleşiyor. Olivia Colman etkisi de var tabi, annem çok sevmese de ben bu kadının oyunculuğuna bayılıyorum. Bakın bu İngiltere cidden çok garip bir yer. Aslında hiç hayal edilen gibi değil. TERF tartışmaları da en şiddetli şekilde orada başladı, oysa bir yandan mahkemede İncil öpüyorlar, muhafazakar damarları güçlü...Ben Fransız wannabeliğinden devam etmeyi tercih ediyorum :'D

TERF de demişken konuşmadan geçemeyeceğim. Tartışmaları twitter hesabımdan sıkı bir şekilde takip edip fikirlerimi de beyan ediyorum (korka korka) Nasıl kan davasına dönüştü bu konu anlamış değilim. Fuhuş karşıtı kadınların Fransada-İspanyada uğradığı saldırılara, yani bildiğiniz fiziksel saldırdılar, veya TERF atfedilen kadınların maruz kaldığı mimleme çalışmalarına hiddetle karşıyım. 8 Martta feminist dediğiniz kişiler aleyhine pankart açmak sizi dümdüz bir kadın düşmanı yapar, lamı cimi yok. Diğer yandan sayısını kadın düşmanlığı yapan aktivistlere oranla daha az gördüğüm bir grup feminist kadının bazı ifadelerinden de oldukça rahatsız oldum, birkaçını takipten çıktım. Yalnız bu ifadelerin rahatsız ediciliği alelade bir erkeğin her gün kurduğu cümlelerin yanında hiçbir şey. Ben bu tip olaylarda kimin dediğini ve diyenin fiili etkilik derecesini de göz önünde bulunduruyorum. Mantıksızlık, ideolojik tartışmalarda en büyük çıkmaz, somut değerlendirmelere ihtiyacımız var. LGBTİQ+ ve Kadın hareketinin tek bir ortak düşmanı varken kocaman bir cephe savaşı açılması öylesine gereksiz bir enerji tüketimi ki...Saflarımız böyle dağıldıkça gelen şiddetin etkisi balyoz gibi hissedilecek. Yalnız bir gerçeklik var ki o da feminizmin artık kuir hegemonyasında olduğu. Bunu Feminist gece yürüyüşünden apaçık görebiliriz. Zannımca da feminizm bütün ezilenlerin anası olması gerekir gibi bir yükümlülüğü yok. Feminizm kadınlar için kadınların kurtuluşudur. Kadınlar kazanımlarını kayıplar vererek, acılar çekerek kazandı.  Bu Pride'ımız için de geçerli. Örneğin eşcinseller de kendi özgürlüklerini almadan gidip heteroseksüellerinin falanca derdini savunmak zorunda bırakılamaz. Olabildiğince basit ve temkinli konuştum farkındaysanız, anlaşıldı umarım. Eğer tartışmalara çok uzaksanız twitter arama kısmına ''TERF'' yazmanız yeterli; kolay gelsin.

***

Akşam üzeri yukardakileri yazıp bırakmışım. 

Günler de saatler de çok hızlı geçiyor. Hele hafta sonları herhangi faydalı bir aktivite yapamadan 15 saniye içinde bitiyor gibi. Bu takıklığım yüzünden saat kullanmasam mı diye bir fikir düştü aklıma. Sadece hafta sonunu saatsiz geçirmek en azından. Gerekli bir şey olursa sadece ona bakma izni olsun. (Tembelim ben galiba blog, kendime yol yapıyorum. *Anyway :')

Doğum günüme az kaldı. 21 Yaşına gireceğim. Eğer lisenin başında hatta 18 yaşında falan olsaydım bu yaşlarımı o kadar başka hayal ediyor olurdum ki...Şu ankiyle alakam yok o hayallerimdeki kişinin. Bu yıl biraz daha heyecanlı ve sürprizli geçsin diye evde bir şeyler yapmaya çalışacağız, kızlar da gelecek. AVM'de parti malzemesi satan bir mekan vardı gidip oradan fikir alacağım. Öyle işte blog. Karantina başlarken 19 yaşındaydım 5 Nisanda 21'e gireceğim. Nasıl gençlik ama(!)

Burada sonlandırayım. Nisan başında tekrar uğrarım diye planlıyorum.

Kendinize iyi davranın!

çav.

p.s yazı dilim paslandıysa affola.




pozitif bir kapanış ♥

🧿







30 Ocak 2021 Cumartesi

Söylenmeler, Planlar ve Diğer Birtakım Şeyler ☕

 Ben geldim, evet biliyorum yine uzun bir aradan sonra.

Vizeler, finaller bitti şükür. Yorgunluğunu yeni yeni atıp kendime gelebiliyorum. Her zamanki gibi süreç bir mağduriyetle başladı. Normalde 3 hafta olan sınav haftası 1 haftaya kadar düşürülüp peş peşe sınavlar eklendi. Yazdık çizdik ama bir sonuç yok. Atanmış rektörler öğrenicinin halinden ancak bu kadar anlayabilir. Akademiyle alakasız birer memurlar sonuçta, ne emir veriyorsa onu yapabiliyorlar.

Gündemi görüyorsunuz değil mi? Yine nefret söylemleri, nefret suçuna teşvik başladı. Boğaziçi meselesi tam sadece bir ''boğaziçi'' meselesi olmuşken (bunu zannımca kendileri yaptı) her ötekinin ötekisi lgbti+lara saldırma fırsatı bulan gericiler ve işbirlikçileri yine sahneye teşrif etti. Bu ülkenin içişleri bakanı dahi buna dahil olup bir fiil nefret söyleminde bulundu. Bazen nerede ne için  mücadele ediyoruz diye soruyorum kendime. Savaşmadan yaşamak diye bir seçenek yok mu Ortadoğuda? Haklı olan kazanacak, ne zaman? Biz görebilecek miyiz? Ya da hepsi bir yanılsama mı? Başıma ağrılar girdi dün gece tüm bunları düşünürken. Küçük joe gündemi ''görünmez el'' olarak tanımlamıştı hiç unutmam. O görünmez el sakin sakin gün geçirip yogasını yapan bana laps diye bindi yine anlayacağın. Olsun yine gelsin yine def edelim. 

40 Günlük bir yoga serisine başladım. Toprak elementindeyim şu an. Çetin Çetintaş'ın ilgili videosundan yapıyorum. Yeni başlayanlara pek uygun değil ama daha önce yaptıysanız vücut 5-6 denemede açılıyor. Ben de yavaştan açılmaya başladım. Bazı günler üşeniyorum fakat şöyle bir şey var ki 40 gün aralıksız devam etmek zorundasınız yoksa en başa dönmeniz gerekir. 40 Günden sonra diğer elementlere geçiyorsunuz, sırasını unuttum. Tamamlamayı planlıyorum. Diyeti de beraberinde götürecektim, sınavlardan önce 2 hafta yapmıştım oysaki yalnız bu sefer 2 gün sürdü :'D Yemeyi seviyorum blog. Yemeyince veya bir şeyi yememeye zorlanınca mutsuz oluyorum. Sanırım bünyeyle ve uyku saatiyle de çok ilgili bu beslenme. Gece 5-6'da uyuyan biri nasıl gece bir şey yemeden dursun mesela? Veya internette yazan her bilgi benim vücuduma olacak mı? Diyetisyene gitmeyi de kendi bedenim için gereksiz buluyorum. Yine de aklımın bir köşesinde duruyor. Keşke sadece bu dertlerle haşır neşir olacağımız, bunları konuşacağımız bir yaşamımız olsa.

Yılı bir hayli kitaplı ve filmli kapatmıştım. Yeni yılın ilk ayı biterken de 10 film izlemişim bile. Kitap da yolda bitiyor, yan sütuna ekleyeceğim onları da. Digiturk bu aralar efsane filmler yayınlıyor. Gece mutlaka bakıyorum ve hep yeni, farklı ve kaliteli şeyler buluyorum. Mutlaka bakın eğer kullanıyorsanız. Bazen internetten bulmak zulüm olabiliyor. Örneğin o kadar çok gerilim/korku izlemişim ki şakasız bir şekilde izleyecek yeni bir tane, en azından sağlam, kalmamış. Çok arada derede çıkıyor. Televizyonda denk gelmek o yüzden daha rahat. Sanki radyodan şarkı dinlemek gibi, hep daha fazla zevk verir insana; özel gelir.

Kafeleri çok özledim. Arkadaşlarımla beraber bir kafede oturup tüm gün kahve içmek istiyorum. Arkada insan sesleri, yoldan geçen arabalar, bir yandan denizi izlemek, kibar garsonlar...sonrasında kordonda yürüyüş, sokak kedilerini köpeklerini sevmek, bir ara soluklanırken sokak müzisyenini dinlemek, çarşıdaki dükkanları hiçbir şey almayacağını bilmene rağmen kurcalamak, gün sonunda tatlı krizine girip bir mekanda son kez oturup tatlı bir şeyler yemek...hepsini özledim. Yine iyi bile dayandık bu şekilde. İlk karantina zamanları daha izoleydik. Yani herkes evdeydi ve ilk kez bu kadar dinlenme fırsatı bulmuştuk. Fakat şu an hayat devam ediyor, zenginler her türlü fırsattan yararlanıyor; diğer herkes evinde. Yaşam devam ederken yaşamdan dışlanıyormuşuz gibi hissediyorum. Bunun sınıfsal yönü daha derin ve gerçek tabii. Kapitalizm daha ne kadar leş bir şey olduğunu gösterebilir ki? Bir tarafta işini kaybettiği için sadaka gibi verilen paralarla geçinmeye çalışanlar diğer tarafta kayak tatilleri. Her şeyin meşru zeminini ''çalışmak, sektör'' gibi kelimelerle süslemezler mi bir de...Karantina önlemleri bile eşit uygulanmazken Hollanda gibi ülkelerde yaşanan önlemlere protestoyu hiç mantıksız bulmamaya başladım. Gördüğünüz gibi alışıyoruz her şeye rağmen. Evden de olsa yaşamlarımızı devam ettirmek, ''gelişmek'' için çabalıyoruz. Oyunu kurallarına göre oynamak böyle bir şey.

Tekrar Almanca çalışmaya başladım. Bu dil çok zor blog. Anlamasına anlıyorum tek tük, okuduklarımdan bir şeyler de çıkarabiliyorum ama writing bir zulüm. O kadar çok hatırlanması gereken kural var ki...Zaten ara verilen dile devam etmek bir dile en temelden başlamaktan çok daha zor oluyor. Kim bilir Japoncam ne alemde mesela. Hala okuyabiliyorum alfabeyi, az çok anlayabiliyorum ama eminim en başa geri sarmışımdır. Siz siz olun öğrendiğiniz dilin peşini bırakmayın, çok nankör oluyorlar. (friendly reminder diyelim bu paragrafa <3)

Yaz için planlarım var, covid el verirse gerçekleşecek gibi duruyor. Şimdilik detaylarını anlatmayayım olursa bahsederim. Hayat *normalleşse de planlarımızın önünde olan bin tane engelin yanına bir de virüs gibi gerçek bir engel eklenmese değil mi? Umarız!

Kendinize dikkat edin, araya açmamam için bana yazmayı unutmayın :')

çav.


Haftalar önceden. 


11 Aralık 2020 Cuma

Rutinler, Yılbaşı Hazırlığı ve Politik Serzenişler ☕

 Bu sefer arayı açmadım! :) 

Cuma günlerini seviyorum. Online eğitim de olsa tatilin hala bir anlamı var. Mental olarak çok yoğun ve yorucu geçiyor haftaiçleri. Online olmak insanı ekstra çalışmak zorunda bırakıyor. Anlayamadığın bir şeyin notunu alamıyorsun, uyku saatleri çok daha bozuk çünkü bedenen yorulmuyorsun, dümdüz oturmak ve bir şeyleri anlamak için dinlemek de daha zor ve bazı hocalar kamera bile açmadığı için öyle boşluğa bakarak yazı yazmaya çalışıyoruz. İşler karışık yani. Yine de bu hafta bayağı bir toparladım. Geceleri çalışmak özellikle rutinim oldu. ''Study with me'' tarzında bir video açıp o şekilde çalışınca aşırı keyifli oluyor deneyin. Kütüphanedeymişsiniz gibi bir his sizi çalışmak zorunda hissettiriyor.


aşırı doğal uğraşılmamış bir studyblr fotoğrafı nerede eskiler 

*kahveleri artık moka potla yapmaya başladım, çok daha leziz; bir yazıda bilgilerimi aktarırım :)

Bu sene yılbaşı ağacını kuramıyorum blog. Gece asla rahat vermedi. Üzerine atlayıp duruyor birkaç kez devirdi. En son düzeltmek isterken de kırdım öyle kaldı. Sonra yeşil uzun dal ve beyaz dal sipariş ettim. Pencereye bir şeyler yapmaya çalıştım, pek olmadı ama olması için olsun dedim zaten. Sonra onun ışığını tamir etmeye çalışırken suratıma bum diye bir şey patladı, kıvılcımlar çıktı. Kesip attım direkt. Anlayacağın yılbaşı süsleme olayını canım pahasına falan yapıyorum. Alacak ve gelecek birkaç şey daha var. Yılbaşılı bir yazı olursa son hallerini oraya eklerim, umarım başarırım blog! :'''''''

Son günlerde gündem yine karışık. Bu ülkede olmak hiçbirimizin mental sağlığı için iyi değil blog. Öfkeleniyorum. Hiçbir şey olmasa bile kendi hayatımda, bir haber düşüyor önüme: Bir yurttaş eline 'iş ve aş' yazıp intihar etmiş...Hadi bakalım hayatına normal bir şekilde devam et. Olmuyor. Nereye kadar gidebilir ki bunca şey? Bu adaletsizliklerin bir sonu gelecek mi? İnsanlardan daha ne kadar suspus olması bekleniyor? Ben artık halkı da herhangi bir şey için suçlamıyorum, suçlamak istemiyorum. Ekmek önemli bir mesele. Yurttaşlar aç bırakılıyor, aç kalan bir insanın ilk önceliği çocuğunu,eşini doyurmayı amaçlamak oluyor. Durup da haksızlıkla mücadele edeyim diyemiyor. Diyenler var mıdır? Elbet. Ama kimsenin bunun ahlaki sorumluluğa sahip olduğunu artık düşünmüyorum. Sorumlu görmek için gözümüzü biraz yukarı kaldırıp üst kesimlere bakmalıyız. Üzerine düşeni yapması gerekenlerden hesap sormalıyız. Her şey sınıfsal diye boşuna denmemiş...aynen öyle blog, her şey sınıfsal. Her şeyin bir sonu olur ama değil mi? Yalnız bu her şeyin sonu her zaman iyiye değişim demek de olmuyor. Bazen son sadece bir 'son' da olabilir. Biz yine de umudumuzu koruyalım. Günün sonunda insanın vicdanının rahat olması ve onurlu bir hayat sürdürüyor oluşu her şeyden değerli. Öfkemiz hep diri kalsın, enerjimizi saklayalım :)

''Halkın seçtikleri zapt edilmesi gereken bir boğaymış gibi, fatihler üzerinde tüm halara sahip oldukları bir avmış gibi, verasetle gelenler de böyle olması çok doğalmış gibi davranıyorlar halka.'' (Gönüllük Kulluk Üzerine Söylev - Etienne de La Boétie)

Profeminist Pencerede yukarıdaki konularda yazmak istiyorum aslında ama tam olarak yetkin olduğumu da henüz hissetmiyorum. Emin olmadığım işlere de bulaşasım gelmiyor blog. Biz bize konuşmayı tercih ediyorum. Daha önceleri de yaptığım gibi. Yine de benim işlerim belli olmaz laps diye size buradan haber verip oraya davet edebilirim :'D

''Kalifat'' diye bir netflix dizisi izledim. İlk kez IŞİD zulmü altında yaşamın nasıl bir şey olduğunu anlatan bir iş çıkarmışlar. Çağdaş Ortadoğu adlı dersimin de ödev konusu olduğu için atlayıp bir solukta bitirdim. Dizi, İsveçten örgüte katılan bir kadının kurtuluş hikayesi ve yanı sıra İsveçteki gençlerin nasıl radikal islama süreklendiğini anlatıyor. Konu güzel, işleyiş sürükleyici vs. de bana Avrupa'nın bazı tavırları fena halde iki yüzlü geliyor. Bugün İran'da, Ortadoğunun neredeyse her ülkesinde insanları her gün tehdit eden bir IŞİD zihniyeti yok mu? (bizim ülkemiz dahil) Her gün kadınların ve lgbti+ların yaşam hakları tehlikede değil mi? Öyle. Aksini kimse iddia edemez. Fakat onlar nedense radikal islam olayına bir marjinal fikirmiş gibi yaklaşıyor. Kendi içlerindeki faşistlere gelince ise direkt yasaklayıp yok etme politikası izliyorlar. Ne farkları var? Bir tanesi bizi daha fazla öldürüyor diye daha mı zararsız? Dizide de IŞİD'e yaklaşım bana böyle geldi. Korkunç bir dini terör örgütüne bakışları onları ''onarmaya çalışmak'' gibi son derece nafile bir noktadan ilerliyor. Bu olay başörtüsü zorunluluğuna ''kültür'' diye bakmakla aynı. Hayır efendim hiçbir kültür temel insan haklarını sınırlayamaz. Kişinin beden bütünlüğü üzerinde kişiden daha fazla söz hakkı sahibi olamaz. Ama ''batı'' dedikleri ülkeler ve insanlar doğu söz konusu olduğunda bazı şeyleri böyle görmekte ısrarcı. Bu fena halde bir ''white'' bakış açısı. İzlerken rahatsız oldum.

Günler evde geçerken içime bir ''her şeyi kaçırıyorum'' hissi düşüverdi bu aralar onu def etmekle de meşgulüm. Örneğin yurt dışına gitme işi gittikçe hem ekonomik hem sağlık koşulları dolayısıyla zorlaşıyor. Halbuki ne planlar yapardık lisenin başlarında her normal çocuk gibi. Sonra nerede-nasıl yaşadığımızı daha sert yollardan anlamaya başladık. Bu yaz için programalar araştırıyorum sözün kısası. Almanya istiyorum. İngiltere hayalden bile ötesi oldu. Sterlin için ev satmak lazım blog. Öyle. Henüz aklıma yatan bir şey yok zaten. İstediğim yaz okulu tarzı 1 aylık bir eğitim. Eğer Almanya'da İng. eğitim alabileceğim bir program bulabilirsem tadından yenmez. Çünkü bir ayda Almancadan çok da bir şey çıkmayacağı aşikar. Gerçi aile yanı olayları falan bir yılmış gibi level atlatabilir. Bu da aklımız bir köşesinde kalsın, bana bilindik siteler dışında program sunan siteler varsa önerebilirsiniz. İlla eğitimle de olmak zorunda değil, work and travel tarzı da olabilir. Önerilerinize sonuna kadar açığım!!!

Paylaşacaklarım bu kadarla kalsın blog.


Kendinize iyi davranın ♥

çav.



26 Kasım 2020 Perşembe

Aylar Sonra Dönmek: Kedi Muhabbeti, Birtakım Duygular ve Düşünceler

 İki ayı geçti bu sefer yazmayalı. Her yazmaya çalıştığımda bir şeyler yolunda gitmedi. Ya yazıyı beğenmedim ya anlattıklarımın içeriği fazla özel geldi. Burası her ne kadar dijital bir günlük kıvamında da olsa benim için her şeyi maalesef anlatamıyorum. Anlatamayınca bahsedeceklerim çok suni kaldığından içime sinmiyor cümleler. Bugün her şeyden bağımsız yazasım geldi, sadece bu istekle oturdum. Türk kahvesi içiyorum ve arkada cağnım vivaldi çalıyor, ambiyans gayet müsait anlayacağınız.

Bu iki ayda dolu şey oldu. Fakat negatif anlamda. Hayatımda çeşitli köklü değişimler yaşanıyor temeli ailevi olan. İnsan başka konularda ne kadar mutlu olursa olsun günün sonu ailenizde olan mutluluğa ve olayların gidişatına bakıyor. Bir şekilde buna göre şekilleniyoruz. Hatta büyüdükçe bazı özelliklerimizin köklerini bile keşfedebiliyoruz. Sular şimdi daha durgun bu topicte. Ben de olabildiğince rasyonel kalmaya çalışıyorum fakat bir o kadar da yorulmuş hissediyorum. Aylardır evde olmak her şeyin ruhtaki etkisini iki misline taşıyor sanki. Bir de üzerine anksiyete eklenince çarpı dört etti mi...gerçi şükür son zamanlarda hatta bayadır yoğun anksiyeteler yaşamıyorum gelip gidiyor arada ee o da her insan gibi normal. Aslında terapistle görüşmek istiyordum ama inan hiç para harcamak istediğim bir dönemde değilim. Gerçekten elzem olduğunu da düşünmediğimden konuyu kendi kendime kapattım. Her şey çok pahalı blog. Yaşamak zorlaşıyor resmen. Ölüm kalım mücadelesinde gibi yaşamaya mecbur bırakılmış bir insan yığını içinde bata çıka burnumuzu havayla temas ettirmeye çalışıyoruz. Politika ensemizde, bizi her umutlu olduğumuzda tokatlıyor. Çıkış yolu bulamıyorum kendi adıma bu karanlık dönemde. Çıkış yolu bulduğunu zannedenlerin bile çoğunun başka bir karanlığa sürükleyeceğini hissediyorum. İnsan ailesinden bağımsız bir ruh halinde barınamadığı gibi coğrafyasının ona hissettirdiklerinden de kaçamıyor. Aile kurumu da zaten bu coğrafyaların daha kolay yönetilmesi için üretilmemiş midir? Bambaşka bir tartışmanın konusu, cepte kalsın şimdilik.

En son Geceden bahsetmişim, kızımız kedimiz :) Siz görmeyeli büyüdü. Hatta üzerine yazı bile yazacaktım sizlere tavsiye vermek için bu konuda ama nerede işte...Kedi bakımı sanıldığı kadar kolay değil blog. Her şeyiyle aileye yeni bir fert geliyormuş gibi düşünün. Hatta bir nevi yeni bir bebek alıyormuşsunuz gibi. Daha kontrolsüz bir bebek hayal edin işte öyle. Zaman geçtikçe o bize biz de ona alıştık onca badire (mantar hastalığını atlattı) atlatarak. Artık birbirimizin huylarını biliyoruz. Ses tonumuzu tanıyor, neye kızacağımızı falan biliyor ama kediler bildiğini okur. Kızdığımda bana karşılık bile veriyor ben de el mecbur dikkatini başka bir şeye çekmeye çalışıyorum, baş edemem asla :) Gecenin vesilesiyle dışarıdaki canlara da daha bir hassas olmaya başladım. Normalde yemek verirdik ama sürekli olamasa da artık mama da veriyorum. Önceki mahalledekiler buradakilerden daha toktu zannımca. Bunlara mama koyduğum an öyle bir saldırıyorlar ki 20 kediyi ayağımın altında buluyorum. Gerçi kediler her zaman aç, geceye yaş mama verirken bağırışlarını görseniz sanki günlerce aç bırakmışız :) Bundan bahsetmek istedim özellikle blog çünkü lütfen kimse duyarsız kalmasın. O kadar fazla daire, apartman varken mama veren kişi sayısı 3 belki 2. Başka insan göremiyorum. Neden? Ne engelimiz var ki? Herkes apartmanının önüne bir kap mama bir kap su koysa kaç tane can bu soğuklarda karın tokluğuyla uyuyacak düşünün. Gece bana vesile oldu ben de size vesile olmak isterim naçizane ♥ (Bunları yazarken Gece beni yatağımda uzanırken dört gözünü açmış izliyor)

Pandemi olayı daha da can sıkmaya başladı değil mi? En etkilenmeyenimiz bile artık ürkmeye başlıyordur. Ben de onlardan biriyim artık. Geçen haftalarda bütün vücudum böyle resmen ezilmiş gibi hissediyordum. Aklıma direkt covid geldi tabi ve o ölebilirite fena halde gerdi. Ertesi gün geçti Allahtan. Tahminimize göre düzensiz yaşam stilimden oldu. Şimdi biraz toparlasam da o haftalarda baya berbat uyuyordum, günde 3 bardak kahve içiyordum ve sadece 4 saat falan uyuyordum. Hala olmuyor blog. Erken uyuma gibi bir yeti yok sanki bende. Dersler de erken olunca uykusuzluk katlanıyor fakat bağışıklık kazandığımı söyleyebilirim. Yalnız şu sürekli ekrana bakma olayı, sandalyede oturmak falan öyle bir baydı ki anlatamam. 20 Yaşım bu 5 nisanda bitecek ve ben 20'nin ilk yılına dair ne yaptım? Daha doğrusu yapabildim? Koskoca bir hiçbir şey. Evde geçireceğim tam bir yıl gibi bir şey olacak. Gençliğimizin deyim yerindeyse çürümesi bence çok korkunç. Geriye dönüp baktığımızda, tabi oradaki ileride her şey daha iyiyse, özbilinçle kurallara uyanlar olarak kendimize üzüleceğiz. 

İkinci sınıf derslerinden bahsedeyim biraz, level atladık malum. Bence artık işler biraz daha zorlaştı. Hem derslerin işleyişinin efektifliği konusunda hem de konuların ağırlı açısından durum böyle. Hukukun okumayı zorlaştıran kısmı konuların tamamen kümülatif ilerlemesi. Bu yüzden özellikle şu an devamını gördüğümüz özel hukukta bu şekilde ilerleyen başlıklar mevcut. Ceza hukuku yeni başlandı. Tabi hemen hususi suçları işlemekle başlanmıyor. Genel hükümler kitabı adı altında görüyoruz. Beklediğim gibi ilgimi fazlasıyla çekti, çalışırken zevk alıyorum. İdare de bir o kadar ilgimi çekmiyor. Ama hem fazlasıyla genel kültür hem de bir hukukçunun bilmesi gereken şeylerin devlet temelini verdiği için boşlamamaya çalışıyorum. Akademik olarak da günler bu şekilde bata çıka ilerliyor. Sürekli ev ortamı ders çalışmayı daha da zorlaştırıyor çünkü zaman-mekan kavramı yok gibi. Konular daha çabuk unutuluyor, ne işlendiğini bile bakarak anımsamak durumunda kalıyorum. Yine de bir şekilde başaracağız blog, başka çare yok.

Ders dışında medyascope gibi bağımsız platformlardan podcastler dinleyip gündem bilgisi konusunda taze kalmaya çalışıyorum. Özellikle Ayşe Çavdar ve Aysuda Kölemen'in ''Şimdiki Zaman'' programını şiddetle tavsiye ederim. Siyaseti antropolijiyle harmanlayıp çok sağlam bir dünya/ülke gündemi yorumu yapıyorlar. Program izlemeyi daha çok sevsem de makale-köşe yazısı vs. de okumaya bir şekilde çabalıyorum. Çabalıyorum diyorum çünkü her şey zaten online, pdf, kitap okuma üçgeninde döndüğü için bazen ekrana ekstra bakmak fazlasıyla boğuyor. En son TERF tartışmaları adına farklı bakışlar sunan yazılar okudum mesela. Profeminist Pencere'ye yazı yazmaya başlamadan önce kuir-feminist alanda daha sağlam bir şekilde bilgilenmek istiyorum. İşe elimdeki ''Cinsiyet Belası'' kitabını okumakla başlayacağım. Buraya da zaman zaman alıntılamalar yaparım belki. 

Son okuduklarımı ve izlediklerimi yan sütundan bulabilirsiniz. Bahsetmek isterdim ama uzun uzun anlatmak gerekir şimdi en azından benim elim açıldı mı durmaz :) Yine de şöyle söyleyeyim Aslı Erdoğan'ı tanımıyorsanız hemen tanışın ve ''Kırmızı Pelerinli Kent''i okuyun. Üzerine yazı bile yazabileceğim kadar vurucu geldi bana. Onun gibi aydın fikirli insanlar coğrafyamızdan deyim yerindeyse sürgün edildiği için çok şanssızız var ya... Une Affaire de Femmes ise sağlam bir kurguya sahip eski bir Fransız filmi. Fransız olunca hemen pozitif ön yargıyla izledim tabi. Senaryosu ve oyunculuğu da sağlam ama. Konu kürtaj, Polonyadaki mücadelenin verdiği umudun ışığıyla bakmanızı tavsiye ederim. Bazı haklar kolay kazanılmadı ve kolay kolay da bırakılmayacak. Bak uzatacağım yine, bana ayrılan sürenin sonuna geleyim artık.

Kendinize çok iyi davranın, geri dönüşüm adına buradan da yorumlarınızı paylaşırsanız sevinirim! En yakın zamanda tekrar yazabilmeyi ''umut'' ediyorum.


Görüşürüz

ve her zamanki gibi,

çav!