Feminizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Feminizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Mart 2021 Pazar

Hayat Güncellemeleri, Tartışmalar ve Birtakım Düşünceler

Blog 200k okunmayı geçmiş! Film ve kitap güncellemelerimi yaparken bunu görüp içime bir yazma isteği düştü. Önce profeminist pencerede yazmak istediğim yazının devamını getiriyim dedim olmadı. Ben de döndüm yeniden yuvaya...

Uzun süredir kalem oynatmıyorum. Şubatın başlarında yazdığım hikayenin devamını güzel bir şekilde getirdim. Şöyle baştan bir okudum da hiç fena değil. Bakın bunu diyebilmek bile fazlasıyla önemli. Ne olursa olsun isterse berbat, tamamlamak istiyorum. Yaratıcı işleri yaparken temel kural bu olmalı: Tamamlamak. Ortaya ne çıkacağını düşünmeden devam etmek. Çünkü her bir şeyi tamamlamadan ilerledikçe aklının bir köşesi o kurguda takılı kalıyor. Yeni kurguya o tamamlanmamış şey rahatsız edici bir şekilde yansıyor. Ben en azından buna karşı koyamıyorum. Aklıma koydum blog kısacası, o hikayeler tamamlanacak. ''Hikayeler'' biraz spoiler olmuş olabilir ayrıca :)

Bu tamamlanmamışla devam etmek bana yaşam hakkında da bir şeyler düşündürdü. Hikaye için kurgu tamamlama olan şey yaşam için ''döngü'' olarak düşünülebilir. Gerçekten düşününce öyle değil mi? Yaşamın her dönemi bir döngüden ibaret. Yaşadığın her neyse ve kaç yaşındaysan bu hemen hemen herkesin yaşayabileceği yaş getirilerinden ibaret. Fakat belirleyici olan şey sana ait olan faktörler. Günün sonunda sana ait olan faktörler ve benliğine dönüyorsun. Anlaşılmadıysa somutlaştırayım: Ergenlik dönemi bir döngü. Bu döngünün tamamlandığı süreçte kendimize dönüp kilidi vuramadığımızda o süreçte yaşananlar kaç yaşına gelirsek gelelim hayatımızın orta yerinde yansıyor. Vaktinde tamamlanmamış döngüler birleşerek bir tamamlanmamışlığın getirdiği suçluluk hissini ruhumuza düşürüyor. Bunu düşününce o duyguya sahip olduğumu hissettim blog. Belki çevresel faktörlerimden değil ama kendi karakterimden dolayı ben bu sağlıklı büyüme durumunu gerçekleştiremiyor olabilirim. Bu psikolojik bir tanı değil elbet sadece düşünce. Yalnız bu farkındalığın işe de yarayacağını düşünüyorum. Size travma gelen yaş aralığını yarım kalmış kopuk bir halka olarak hayal edin. O kopuk kısmı ne düzeltirdi? (Geçmişi değiştirme gibi süper gücümüz olmadığını hayal ederek düşünün) Bakın bu soru aklıma yeni geldi, kendimde bir yanıt arayacağım.

(''Ehliyet alma yaşları'' döngüsünü bitirmek için ilk adımı geçtim, direksiyon dersleri için bekliyorum. Haber edeyim dedim, unutmuşum :))

Bir (1) yıldır evdeyiz farkında mısınız? Tam bir yıldır günümüzün, haftalarımızın ve aylarımızın çoğu evde geçiyor. İlk karantinada kendimizi güvende ve huzurlu hissederken şu an süreç başkalaştı. Hayat dışarıda devam ediyor ama sen içerdesin. Kendine odaklanma şansın ''online''lık çılgınlığıyla elinden alınıyor. Her zaman müsait olman gereken, düzen baskısı altında hissettiğin bir yaşam formu evrimi geldi. Neydim değil ne olacağım nasıl geldi vurdu hakikaten ama. Bundan iki yıl önce maskeli yaşam deseler ihtimal vermezdik. Filmvari olabilecek her şey de sanat gibi yaşamın bir izdüşümü demek ki. Eyvah, o zaman sırada zombi istilası olabilir. (Bu konuda bayağı tecrübeliyim kulağıma heyecanlı bile geliyor -masaya üç kere tıklatma-)

İnsan hakları hukukunda geliştim blog. Hem bu ülke bunu bana mecbur etti hem de takip ettiğim eğitim ve yazılarla bunu gerçekleştirdim. Saha her zaman daha zorludur elbet ama püf noktaları edindiğimi söyleyebilirim. Bölüme girerken de idealim hep bu şekildeydi. Özellikle lgbti+ ve kadın hakları konusunda hak savunuculuğu yapmak istiyordum. Bunu yapabilmeye yaklaşmak düşününce güçlü hissettiriyor. Elimizde hala mekanizmalar var. Kendimizi savunabilecek kadar güçlüyüz. Emin olun yalnız da değiliz. Gündeme atıf yapıyorum bence anladın. Haberleri tekrarlayıp monoton bir cumartesi akşamı tadınız kaçsın istemiyorum. Gerçekleşecek blog. Bir gün dünya nasıl covidle bambaşka olduysa insanca yaşama taleplerinin gücüyle de bambaşka hale gelecek. Bu da diktacıların, kötülerin ve patriyarkanın covid gibi korkusu olacak :) 

Annemle Broadchurch adlı bir İngiliz dizisini bitirdik. Dünyanın her bucağının kadınlar ve çocuklar için nasıl yaşanılmaz hale getirilmeye çalışıldığına dair fikir sahibi oldurup sinirlerinizi hoplatabilecek tarzda bir dizi. Gerim gerim geriliyorsunuz, heyecanlanıyorsunuz fakat tüm bunlar gayet sakin bir atmosfer içinde gerçekleşiyor. Olivia Colman etkisi de var tabi, annem çok sevmese de ben bu kadının oyunculuğuna bayılıyorum. Bakın bu İngiltere cidden çok garip bir yer. Aslında hiç hayal edilen gibi değil. TERF tartışmaları da en şiddetli şekilde orada başladı, oysa bir yandan mahkemede İncil öpüyorlar, muhafazakar damarları güçlü...Ben Fransız wannabeliğinden devam etmeyi tercih ediyorum :'D

TERF de demişken konuşmadan geçemeyeceğim. Tartışmaları twitter hesabımdan sıkı bir şekilde takip edip fikirlerimi de beyan ediyorum (korka korka) Nasıl kan davasına dönüştü bu konu anlamış değilim. Fuhuş karşıtı kadınların Fransada-İspanyada uğradığı saldırılara, yani bildiğiniz fiziksel saldırdılar, veya TERF atfedilen kadınların maruz kaldığı mimleme çalışmalarına hiddetle karşıyım. 8 Martta feminist dediğiniz kişiler aleyhine pankart açmak sizi dümdüz bir kadın düşmanı yapar, lamı cimi yok. Diğer yandan sayısını kadın düşmanlığı yapan aktivistlere oranla daha az gördüğüm bir grup feminist kadının bazı ifadelerinden de oldukça rahatsız oldum, birkaçını takipten çıktım. Yalnız bu ifadelerin rahatsız ediciliği alelade bir erkeğin her gün kurduğu cümlelerin yanında hiçbir şey. Ben bu tip olaylarda kimin dediğini ve diyenin fiili etkilik derecesini de göz önünde bulunduruyorum. Mantıksızlık, ideolojik tartışmalarda en büyük çıkmaz, somut değerlendirmelere ihtiyacımız var. LGBTİQ+ ve Kadın hareketinin tek bir ortak düşmanı varken kocaman bir cephe savaşı açılması öylesine gereksiz bir enerji tüketimi ki...Saflarımız böyle dağıldıkça gelen şiddetin etkisi balyoz gibi hissedilecek. Yalnız bir gerçeklik var ki o da feminizmin artık kuir hegemonyasında olduğu. Bunu Feminist gece yürüyüşünden apaçık görebiliriz. Zannımca da feminizm bütün ezilenlerin anası olması gerekir gibi bir yükümlülüğü yok. Feminizm kadınlar için kadınların kurtuluşudur. Kadınlar kazanımlarını kayıplar vererek, acılar çekerek kazandı.  Bu Pride'ımız için de geçerli. Örneğin eşcinseller de kendi özgürlüklerini almadan gidip heteroseksüellerinin falanca derdini savunmak zorunda bırakılamaz. Olabildiğince basit ve temkinli konuştum farkındaysanız, anlaşıldı umarım. Eğer tartışmalara çok uzaksanız twitter arama kısmına ''TERF'' yazmanız yeterli; kolay gelsin.

***

Akşam üzeri yukardakileri yazıp bırakmışım. 

Günler de saatler de çok hızlı geçiyor. Hele hafta sonları herhangi faydalı bir aktivite yapamadan 15 saniye içinde bitiyor gibi. Bu takıklığım yüzünden saat kullanmasam mı diye bir fikir düştü aklıma. Sadece hafta sonunu saatsiz geçirmek en azından. Gerekli bir şey olursa sadece ona bakma izni olsun. (Tembelim ben galiba blog, kendime yol yapıyorum. *Anyway :')

Doğum günüme az kaldı. 21 Yaşına gireceğim. Eğer lisenin başında hatta 18 yaşında falan olsaydım bu yaşlarımı o kadar başka hayal ediyor olurdum ki...Şu ankiyle alakam yok o hayallerimdeki kişinin. Bu yıl biraz daha heyecanlı ve sürprizli geçsin diye evde bir şeyler yapmaya çalışacağız, kızlar da gelecek. AVM'de parti malzemesi satan bir mekan vardı gidip oradan fikir alacağım. Öyle işte blog. Karantina başlarken 19 yaşındaydım 5 Nisanda 21'e gireceğim. Nasıl gençlik ama(!)

Burada sonlandırayım. Nisan başında tekrar uğrarım diye planlıyorum.

Kendinize iyi davranın!

çav.

p.s yazı dilim paslandıysa affola.




pozitif bir kapanış ♥

🧿







27 Temmuz 2017 Perşembe

Gett: The Trial of Viviane Amsalem - Film


Dün gece izlediğim bu muazzam sanat filminin yazısını bir an önce yazmak istedim.

Daha önceleri de bahsettiğim gibi monoton,bol diyaloglu filmleri izlemeyi seviyorum.Fakat (sanırsam) daha önce hiç bu kadar monotonunu izlememiştim.Film tek bir mekanda geçiyor.Sanat filmi olduğundan olsa gerek bolca diyalog ve dikkat çekilmek istenen ayrıntılar var.Yine de izlerken yorulmuyorsunuz,akıp gidiyor.

Film İsrailde şeri bir mahkemedeki boşanma davasını anlatıyor.İşin içinde avukatlık olunca bir tık daha dikkatimi çekti,mutlaka bakmam lazım dedim.Viviane Amsalem defalarca kez mahkemeye gelerek kocasından boşanmak ister.Fakat mahkeme dini olunca erkeğin sözü kadından daha da önemlidir.Yıllarca mahkemeye avukatı Carmel ile gelmesine rağmen bir türlü kocasını ikna edemez.İşte film bu adaletsiz hukukun ezdiği bir kadın olan Viviane Amsalem'in mücadelesini anlatıyor.

İki saat boyunca dönem dönem devam eden bir boşanma davasına tanıklık ederken dikkat edip üzerinde düşünebileceğiniz birçok nokta oluyor.

Öncelikle şunu dibine kadar anlıyorsunuz ki dinin adalete karışması büyük bir yanlıştır.Çünkü din kişilerin özgür inancına dayalıdır.Yani insana özeldir.Mahkeme denilen yargılanma yeri bir dine mensup olamaz,tarafsız olmalıdır.Duyguları yoktur,inanma yetisi olamaz.

Diğer bir şey ki bu filmin yorumlarında çokça tartışılmış.Kadının tek tanrılı dinlerde geri plana atılması.Bunu kendi dinim adına şu şekilde düşündüm.Allah hepimizi yaratırken eşit tutup aynı şekilde can verdi.Kuran'ın indirildiği zamanki toplumla şuanki toplum aynı değil.Kadınların diri diri gömüldüğü bir kavime verilen öğütle kadınların daha özgür olduğu bir yere gelen öğütler aynı şekilde mi yorumlanmalı? Günümüzde inandığım yegane şey şudur ki kadınlar sokakta,okulda,iş yerlerinde erkeklerle eşit haklara sahiptir.Bitti,net.

Film boyunca sinirleriniz geriliyor.Viviane'nin boşanmak istediği kocası Elisha'ya nefretle bakarken buluyorsunuz kendinizi.Yeter diyorsunuz,kadın seni sevmiyor be adam!

Yine günümüze dönersek Türkiye'de de boşanma davalarında kağıt üstünde eşitlik olmasına rağmen kadınların hakları ne derece korunuyor tartışılır.Sırf ailesi ayakta dursun diye sevmediği adamlarla yaşamak zorunda olan milyonlarca kadın var.Boşanma lafını geçirdi diye katledilenler,şiddet görenler var.Ne yazık ki leş zihniyetler hukuku çiğniyor ve devlet buna seyirci kalıyor.Çünkü sesi çıktı diye öldürülen,özgür olmak isteyen bir kadın.Bütün devletlerin,eril toplumların korkulu rüyası.

Filmde çok güzel bir replik yakalayınca hemen ss aldım!


Gerçekten de öyle değil mi?



Filmden sahneler:


Yargıçlar(!)


Viviane ve avukatı Carmel.İkisi de mükemmel bir oyunculuk sergilemiş.Hayran kaldım.


Gözlerimin dolduğu sahneler.


Herkes izlemeli diyebileceğim tarzda bir film değil.Monotonluktan,bol diyalogdan ve oyuncuların yeteneklerini konuştukları filmleri seviyorsanız bunu da beğeneceksiniz.


İyi seyirler.


Imbd: 7,7/10







8 Mart 2017 Çarşamba

Feminist Mücadele ve Erkekler


Günün anlam ve önemi.

Daha önce feminizm içerikli 3-4 tane yazı yazdım diye hatırlıyorum.Fakat hiçbirinde şuanki düşüncelerim kadar olgun ve emin değildim.

Klasik gitmeyeceğim.İşte feminizm kadın erkek eşitliği falan.Bunu kimseye ısrarla açıklamak gerektiğini düşünmüyorum.Kişi yetişme tarzından,yaşam tercihlerinden zaten kadın ve erkeğin eşit olması gerektiğini anlayamamışsa ona bir de bu eşitliğin adını öğretmek kare bir boşluğa yuvarlak bir topu sokmaya çalışmaktan farksız olur.Bu yüzden daha farklı bir açıdan ele alıp aslında feminizmin neyi hedeflediğini ve erkeklerin bu düşünce akımındaki yerinin ne olduğundan bahsedeceğim.

Feminizm en kısa tanımıyla kadın haklarını koruyan ve toplum içindeki adaletsizleri yok etmeye çalışan bir mücadele ruhu ve fikir akımıdır.

Yanlız burada altını ISRARLA ISRARLA ISRARLA çizmek istediğim bir nokta var.Bahsedilen eşitlikler biyolojik-doğuştan gelme- değil.Sonradan toplum denilen sosyal yapının oluşmasıyla kazanılan haklardan bahsediliyor.Buna değinmek istememin sebebi ''eşitlik'' kelimesini duyan eril fikirli hemcinslerimin ''erkeğin yapacağı işler var,kadının yapacağı işler var.'' demesi.Evet bu kısmen doğru.Biyolojik olarak ne yaparsak yapalım kadınlar bizden farklı biz de onlardan.Bahsedilen ve mücadele edilen şey kadının iş katılımındaki yerinin erkekle eşit haklar çerçevesinde ilerlemesi gerektiği.

Feminizmin bir düşünce akımı olduğunu yukarıda da belirtmiştim.Yani bu demek oluyor ki feminizm bir örgüte,ırka,dine vs. hizmet etmez.Bir siyahi de feminist olabilir bir beyaz da,bir yahudi de ve bir müslüman da.Bu yüzden feminizmi çoğunlukta gördüğümüz ilk şeye damgalamamak gerek.Her feministin feminizmi yorumlayışı ve ifade edişi farklı olabilir.

Örneğin bana bazı feministlerin cinsiyetçilik karşıtı yürüyüşlere heteroseksüel erkek katımını istememeleri oldukça saçma geliyor.Bu da bir çeşit cinsiyetçilikten ibaret.Yani hetero bir erkek feminist olamaz mı? eşitliğe inanamaz mı? kadına saygı duyamaz mı? ve bunun gibi birçok feminist düşünce arasında da uyumsuzluklar olabiliyor.Fakat temelde yatan fikir asla değişmiyor.

Feminizmin söylemek istediği şey bir cümle ile; BİZİM OLMAMIZA GEREK KALMASIN.Kadınlar ve ötekileştirilen herkes dünyanın dört bir yanında eşitlik içinde,güvenlik korkusu yaşamadan gezebilsin.Sokulmak istenen kalıplar parçalansın.Kadın emeğinin karşılığı sonuna kadar alınsın.

Anlaşılması bu kadar basit ve net.

Şimdi gelelim biz erkeklerin bu akımdaki yerine.

Dünyada bazı erkek grupları (eşcinsel ve heteroseksüel) kendilerini ''feminist'' olarak tanımlarken bazıları da ''profeminist'' (feminizm destekçisi) olarak tanımlıyor.

Biz illa etiket yapıştırmak, ben buyum sen şusun dememize gerek bile yok.Sokakta yürürken bir kadının senin kadar rahat yürümesi gerektiğine inanıyor musun? Kız kardeşinin-arkadaşının hakları senin hakların kadar değerli ve önemli mi? Güçlünün güçsüzü bastırdığı düzene karşı mısın? Cevapların -evet- ise kendini feminist olarak tanımlamadan da onurlu yaşamına devam etmen mümkün.

Aslında feminizm irdelendiğinde erkekler için de gerekli bir mücadeledir.Çünkü toplumdaki algılara bakıldığında erkeklere de yüklenen birçok rolü görmekteyiz.

Bir şekilde çalışıp zengin olmalısın çünkü sadece zengin erkekler güzel evlilikler kurabilir.İşsiz bir erkek saygı görmeyi hak etmez.

Ağlamamalısın bu seni ''kadın'' gibi yapar ki bu çok aşağılık bir şey!

Erkek adam şöyle olur....böyle olmaz....

bla bla bla...

Diyeceğim o ki feminizm derinlemesine bakıldığında nefret edilecek bir şey olmadığı gibi saçma olan bir şey asla değil.Hele Türkiye gibi çocuğa,kadına,hayvana,erkeğe tecavüzün,tacizin,cinayetin hızla arttığı bir coğrafyada eşitlik ve adalet isteyen bir mücadeleye sırt çevirmek ''Bana dokunmayan yılan bin yaşasın'' demekten farksızdır.

Bugün biz ötekinin,berikinin,onun,bunun hakkına sahip çıkıp konuşmazsak yarın bizim için ''buradayım'' diyecek kimseyi bulamayız.

Eşit,adaletli ve kimsenin sırtına basıp atlanmayan onurlu bir yaşamı tercih edelim.

                                                     





30 Temmuz 2016 Cumartesi

Kendine Ait Bir Oda-Kitap (Virginia Woolf)

 
 

Bu yılın açık ara en ama en güzel kitabını okudum.

Virginia Woolf'u feminist sitelerden tanımıştım.Hayatını,görüşlerini ve farklı bir kalemi olduğunu zaten biliyordum.Fakat bir kez de onu kendi dünyasından,kitaplarından tanımak istedim.Bu kitabının adı ilgimi çekti,güzel olabileceğini düşündüm.

Gerçekten de adı gibi kitabın içeriği de tam bir düşünce dünyası.Yazarın kalemi tam benlik.Olayları 1. şahısdan anlatmasının yanı sıra sizi de yanınızda bulunduruyor,düşüncelerindeki bir kahraman yapıveriyor.Galiba böyle hissettetmemin bir sebebi de kitabın Virginia Woolf'un bir konuşması üzerine şekillenmesi.

Kitabın içeriğinin ana konusu KADINLAR VE KURMACA.Kitap boyunca Virginia Woolf bu başlıkta bir makale yazmak için araştırmalar yapıyor.Araştırmaları sırasında da karşılaştığı şeyleri  kitaba aktarmış.Onları kendi terazisinde tartmış.

Kadın-Erkek yazarlardan,kadın düşmanlığından,nedenlerinden,erkek egemenliğinden,kadınların neler yapması gerektiğinden bahsetmiş.

Kitapta en çok ilgimi çeken Virginia'nın zihinlerinin cinsiyetleri olduğundan bahsetmesi oldu.Ona göre bir yazar sadece erkek veya sadece kadın gibi yazmamalıydı.Tabiki cinsiyetlerinden dolayı bir yansıma olabilirdi ama başarılı olmak istiyorlarsa iki taraflı da düşünen,hisseden bir beyinleri olmalıydı.Yine ona göre başarılı olan yazarlar,şairler çift cinsiyetli zihinleri olanlardı.

Cinsiyet konusu açılmışken aynı zamanda şunu da diyor:

''Jane Austen,Emily Bronte başardılar,onlar erkek gibi değil kadın gibi yazdılar.''

Virginia'nın baktığı kitaplarda,şiirlerde kadınların hep gereğinden fazla hırçın veya ürkek olduğunu görmüştü.Ona göre bu erkeklerden bir çekinmeydi yani hırçın olarak erkeksi ürkek olarak korktuklarını düşünüyordu.

Bunları her okuduğumda altını çizerken ''Evet ya,of ne kadar doğru..'' tarzı cümleler kurdum.

Hadi Virginia'nın düşünce dünyasında gezinmeye devam edelim.

Ona göre çok başarılı olan kadın,erkek yazarlar aslında hep orta,alt sınıfın varlığı sayesinde yaşıyordu.Yani aslında önemli olan soylu birinin şiir yazıp yayınlatması değildi,orta sınıftan birinin bunu başarabilmesiydi.

Şöyle diyor:

''Tarihi yeniden yazıyor olsaydım bu değişikliği daha ayrıntılı anlatır ve onun Haçlı Seferlerinden ya da Güller Savaşından daha önemli olduğunu düşünürdüm.Orta tabaka kadınları yazmaya başlamışlardı.''

ve bir başka sözünde:

''..Çünkü başyapıtlar tek başlarına ve başkasının yardımı olmadan doğmazlar; yıllar süren,insanlarla bir arada olmakla gelişen ortak düşüncenin sonucudurlar,böylece kitlenin deneyimleri bir tek seste birleşir.''

Virginia aynı zamanda toplum değerlerini aşabilen insanların başarılı olduğunu düşünüyordu.Bana göre demek istediği farklı olmak için farklı olmak değil,gerçekten bir şeyleri değiştirmeyi başarmak.

Kitabın başlarında Virginia anneleri suçluyordu.Bu gerçekten çarpıcı ama doğru bir şey.Mesela düşünüyor ki şuanda evinde kocasının zenginliğini sürüp bir işe karışmayan kadınların yarın olacak kızlarına kötü bir dünya hazırlıyor.

Aynı şekilde kitabın sonlarında da hemcinselerine utanç verecek şekilde cahilsiniz diyor.Onların keşif yapmadığından,yazı yazmadığından,üretmediğinden yakınıyor.

Günümüze bakıyorum da tek amacı evlilik olan kadınları görünce Virginia'ya hak veriyorum.

Bir kitap boyunca şu gerçekten bahsediyor.

Shakespeare'i başarılı buluyor ve zihninin çift cinsiyetli olduğunu düşünüyor.Fakat diyor ki şöyle de bir gerçek var.Kız kardeşi de onun kadar başarılı olabilirdi,hatta ondan iyi bir kaleme sahip olabilirdi.Ama o abisi gibi özgür yetişmedi.Kadınlar görülmeyen o kız kardeş olmamalıydı.

Şöyle çarpıcı da bir sözü var bu konu hakkında:

''Dünya kadına ereklere dediği gibi 'İstersen yaz umrumda değil' demiyordu Dünya kaba kaba gülerek 'Yazmak mı?Ne işine yarıyor? diyordu.''

Şimdi anladınız mı demek istediğini..

Kitabın başında üniversitenin belli yerlerinin kadınlara yasak olduğundan bahsediyordu ve ortalarında da şu bilindik sözünü söylüyor:

''Üniversite idare amiri de olsanız beni çimlerden çıkarmanıza izin vermiyorum.İsterseniz kitaplarınıza kitap vurun;ama zihnimin özgürlüğüne vurabileceğiniz ne bir kilit var ne de sürgü,ne de kapatabileceğiniz bir kapı.''

Virginia benim bütün zamanlarda tanıdığım en aklı başında ve doğru feminist oldu.O sadece feminizmi sözle savunmadı,düşüncelerini dağıttı,kadınları kendi zihninin odalarında örgütledi.

Şunu da eklemek isterim ki erkek düşmanı biri değil kesinlikle.Hatta buna karşı bile diyebilirim.Şu sözünden çıkarım yapabiliriz:

''Bir cinsi ya da sınıfı tümüyle suçlamak saçmaydı.İnsan kitleleri hiçbir zaman yaptıklarından sorumlu değildirler.''

Virginia beni de beyninde açtığı kendi odasına davet ederek,paylaşarak normalde yazdığım kitap önerisi yazısının kendi kitabı için tarzını değiştirmiş oldu.

Ne kadar güçlü bir kalemin,ruhun var Virginia.


Bu kitabı her kadın,her erkek,her kadınsı erkek,her erkeksi kadın okumalı.