3 Ekim 2026 Cumartesi

Avukatlıktan Beyaz Yakaya ve Melankoli

Akşam yemeği için airfryer’a köfte attım, dünden mantarlı makarna kalmıştı, kremalı. Onu yiyeceğiz. Krema bozulmamıştır değil mi? Bir gün bile olmadı. Neyse, sanmıyorum, AI da öyle dedi.

Avukatlıktan sonra büyük kurumsal bir yapının içine girdim. Avukatlıktan sonra demek de doğru olmaz da işte, klasik avukatlıktan sıyrıldım. Sağlıkla ilişkili, yurt dışı menşeili bir firmada Sözleşme Uzmanı oldum. Avukatlık background’ı gerekse de bu işin normal avukatlıkla alakası yok. Her şeyin kurala bağlandığı, fontumu bile ona göre ayarladığım beyaz yaka ortamındayım. Ne kadar gerici ve stresliymiş bu da. Manager’ım Polonyalı. Başlarda iyiydik, sonra çıkışları olmaya başladı. Bir hafta ne yapsam diye düşünüp açık açık konuştum ve kendi karakterimi ortaya koydum. Çizgilere ve kurallara varım ama asi bir yanımın olabileceği fikri bir kenarda durmalı. Yalnız mektup arkadaşımla adaş, o da Polonyalıydı. Hayattaki tekerrürler ne garip değil mi? Ona bunu diyesim geldi ama robot gibi bir ortamdayız, henüz o yakınlığa giremem.

Full evden çalışıyorum bu arada. Hiç de kolay bir şey değilmiş. Şizofrenik bir deneyim. Birileri bana çok uzaklardan bir şey diyor, beni strese sokuyor, kendimi çok uzaklardaki, yüzünü bile görmediğim bu insanlara ispatlamaya çalışıyorum. Küçük meseleler günlerce uzuyor, halbuki yüz yüze olsak 5 dakikalık kısa bir talk yeterdi. Zaten dil bariyeri var, full İngilizce. Türk ekibiyle Türkçe, maillerde yine İngilizce. Vallahi bu derece iddialı değildim İngilizcede ama hallediyorum. Kimsenin grammar gerginliği yok; işini yap, Türkiye’deki görevini tamamla ve raporunu sağlam ver, yeter. Makine gibiler. Avukatlıktan farkı, biz avukatların daha intense oluşu. Daha kavgacı ama bir o kadar samimiyiz. Kibar kibar laf sokarız ama işler oluyorsa geçmişi unuturuz. Beyaz yakada ise her şey not ediliyor. Ne, buna mı takılmışlar? Dediğim şeyler önüme maille geliyor. Deneme süresini atlattım. Geleceği nasıl olacak bakalım. Sürdürülebilir ama sürdürebilir miyim...

Çok zor bir dönemden geçiyorum aslında blog. Ailesel de çok şey yaşandı, bu sırada iş değiştirdim, yeni işimde aradığımı buldum mu onu sorguladım, maddi konular, 26 yaşın ciddiyeti... Hepsi öyle bir üstüme geliyor ki. Korku ve stres içinde buldum kendimi. Bilinçaltı öyle bir şey ki, vücuduma yansıyor her şey. Konuşamadıklarım, öfkem, belirsiz stresim; hepsi boğazlarımın sürekli ağrıması, hasta olmak, bitmeyen öksürükler ve kemik ağrıları olarak geliyor. Bu kadar dert ediyorum, bu derece. En yakın arkadaşıma, “Gerçekten çıkış yolu bulamıyorum, bu kadar kötüsü olmamıştı,” demiştim. 25’ten önceki streslerle aynı değil. Sanki zamanın az ama tecrüben dar. Çevrende bir hız, sende bir durgunluk. Pişmanlıkların, gelecek kaygın, bu ülke... En çok da BU ÜLKE.

Tezer Özlü ile Vogue Ekim sayısı yan yana duruyor.

Devam etmek isteyen yanım ve durmak, belki de sonlanmak isteyen ruhum bir arada.

Okunmaların artışı beni sevindiriyor ama seslerinizi duymak da isterim.

Çav.








30 Ağustos 2026 Pazar

Bazen Bazı Şeylere Dair

Terapiye dönme düşüncem varken yazmanın bana iyi geldiğini ve birilerine bir şeyler anlatmayı artık eskisi kadar da sevmediğimi hatırladım. Günlük olaylarda bile böyle, uzun uzun anlatamıyorum hiçbir şeyi.

Eski ailesel travmaların açıldığı bir ay oldu. Böyle boom diye gündemimize düştü. İnsanın kaçamayacağı iki şey var: kendisi ve ailesi. Birbirini kapsayan iki küme zaten. Geçmiş olaylar tekrarlanır, para her zaman konunun bir tarafındadır, anneden gelen travmalar sana yansır, absorbe edersin, senin yaşın büyümüştür ama konuların etkileme gücünün değişmediğini fark edersin. Bu ay o yüzden rüyalarla boğuştum, bilinçaltımda bir şeyler açığa çıktı sanki tekrar. Tadım tuzum yoktu, gündelik geçirdim.

İnsanlarda en korktuğum şeyin ne olduğunu buldum mesela. Ne biliyor musunuz? Biriyle aranızdaki perdenin kırıldığı an. Fobim bu. Nasıl? Örneğin biriyle süper bir ilişkiniz var - herhangi bir anlamda - fakat işler yolunda gitmediğinde bambaşka, kötü bir yüzünü görüyorsunuz. İşte o anın etkisi. O şok ve beklenmemişlik ama bir yandan korku - ne olacak diye içi gıdıklayan bir sıcaklık. Herhangi bir olaya uyarlayabilirsiniz. Bu şoktan korkuyorum. Bu benim hakkımda da birçok fikir verebilir aslında. Evet, insanları tanımıyorum veya tanımamaktan ziyade istediğim rol ve yere konumlandırıyorum.

Atalarla bağ kesme yoktu - şok olma hakkımı kullandım, 3 yaşından beri falan kullanıyorum bu hakkımı. Şaşırmam bitmeyecek. Bu sefer tek farkı, son bir şok ve kopan bir bağın başlangıcını görmem oldu. Yaşayan birini ölmüş kabul etmek mümkün mü? Denemek istiyorum ama ben inatçı ve patavatsız bir avukatım, cool olup hayatıma bakamıyorum - deşmek, ben kötüysem konuyu berbat etmek, çirkinleşmek istiyorum. İçimde tuttuğum öfkeler beni rüyalarımla boğuyor. Bilmiyorum. Herkesin her kişisi olmak zorunda değil, doğru mu? Böyle de yaşamak mümkün. En yakın olmanız gereken insanla var olan o samimiyetsiz bağın yok olması belki farklı bir chapterın açılmasını sağlayacaktır. Büyük bir enerji yok olurken yeni bir enerjiyi doğurur. Dualarım ve dileklerim bu enerjinin yerinin dolması. Edilgen bir yerdeyim. Doldurmak, bir şeyi onarmak istemiyorum.

Böyle zamanlarda hayatımı 3. bir kişi gibi izliyorum. Duygularımı bu sebeple yaşamıyorum. Şu an Anıl ne yapacak, ne yapmalı? gibi bir sesle yönlendiriyorum. Kendi hikayemi falan mı yazıyorum, kitap dediğim ben miyim sanki? Hata payım yokmuş gibi ilerliyorum. Kurallarım net.

30'lar hakkında fazla düşünüyorum. (Bundan daha detaylı sonra bahsedeyim.) Sağlıklı yaşama, spora ve botoksa taktığım bir evredeyim. Güzel, daha güzel, çok güzel gözükmek istiyorum. Bu biraz kontrol arzum. Yani hayatta kontrol edemediğim devasa bir dramanın içinden geçerken neleri kontrol edebilirim? Bedenimi, evin temizliğini ve benim sözümü dinleyen insanları. Gıcıkça ama bunlara yöneliyorum. Kaş almak mesela. Saatlerce en düzgün olana kadar. Yemeklerin kalorisini sayma seansı. Aynada kendini inceleyip estetik müdahaleler için hesap yapmak. Banka hesabını uzun dönem kontrol. İşe abanmak. Kontrol etmem lazım, hayat her an kayabilir.

Hazır kişisel laptop elimdeyken bir şeyler anlatmak istedim. 

Bazen bazı şeylere dair bazı nedenlerle büyük hedeflerim var.

 Bilmiyorum blog.

Çav.


Oğluşum bu yazının yüzü olsun.


17 Temmuz 2026 Cuma

Kitap Yazmak? Anlık Birtakım Şeyler

 Yeni işe başlamakla son işinden çıktığın o boşluk haftasından yazıyorum. Pazartesi günü için gerginim. Farklı bir sektör, yeni bir başlangıç ve remote çalışma düzeni. Ne kadar başarabileceğim? Full İngilizce bir çalışma düzeni nasıl olacak? Üstesinden gelebilecek miyim?

Aklımdan yukarıdaki sorular geçerken Netflix'ten bir İngiliz polisiye filmi açtım. İngiliz dizilerini seviyorum. İskandinavlar kadar olmasa da keyifli oluyor. Bir gözüm ekranda, ellerim klavyede.

Geçen günlerde bir işe kalkıştım. Aslında sürpriz falan olsun diye kurgulamıştım ama size de fikrinizi sormak istedim. 10 yılı aşkındır yazıyorum ve ergenlikten 26 yaşıma kadar olan bir dijital günlük tuttum. Neden bunu belirli bir akış içindeki bir kitaba çevirmiyorum? Bunu ilk başta düşününce "Ben kimim ki hayatım merak edilsin?" diye düşündüm. Fakat bunu otobiyografi olarak düşünmeyin. Sonuçta gerçekten 15 yaşından 26 yaşıma kadar yazan birinin değişen düşünceleri ve büyüme sancılarına dair public bir yazı dizisi var. Bunun birleşmiş hâli ve aralarda bunları bağlayan yazılarım ilgi çekici olmaz mıydı? Tabii böyle bir planda sonrasında bu bloğu muhtemelen gizli moda alırım. Hem sektörel olarak ismim geçtikçe bloğun tüm özelimin (ne kadar özel, tartışılır) ortaya çıkması ilerledikçe rahatsız edici olabilir. Bana en açık düşüncelerinizle fikrinizi söyleyebilir misiniz?

Multitasking'e beynim o kadar adapte ki dinlenmiş hissedemiyorum. Her an işe yarar bir şeyler yapmalı, hiç değilse blog falan yazmalıyım. Bunu push'layan şeyi çözememekle birlikte bunun çağımıza dair bir problem olduğunu düşünüyorum. Şu an sadece diziye baksam mesela, telefonda scroll'lamaya devam edeceğim ya da gece nasıl daha verimli hâle gelmeliyim diye düşüneceğim. Burnout olmuş hissederken dinlenemeden bir başka işe atlamak korkutuyor belki de, bilemiyorum. Böyle anlarda beni ne rahatlatırdı, hatırlamıyorum. Bu yazı araç da olmuş olabilir.

Gergin ve huysuz hissediyorum, blog. Gecenin devamında öylece uzanıp sonra yatayım. Plansızlıktan keyif almayı deneyeyim.

Sevgiler.

Çav.

P.S. Kitap yazma olayı hakkındaki dürüst fikirlerinizi alabilir miyim?



(İstanbul arkeoloji müzesinden "Baebia Heykeli")


21 Haziran 2026 Pazar

Gece Kritiği, Yeni Kariyer Yolları ve Birtakım Şeyler

Bir anda yazmaya başladım. Evdeki bilgisayarın klavyesi zorluyor. İş laptopu daha küçük; ellerim kayıyor, arada bir sayı yazıp siliyorum.

Kariyerimde büyük bir değişim yapıyorum. Belki radikal denemez ama büyük bir değişiklik olduğu kesin. Avukatlık olmayan ama avukatlık bilgisi gerektiren global bir işe giriş yapacağım. Eski iş yerimde de devir sürecindeyim. Bana her şeyi öğreten yerden ayrılmak zor ama düşük ücret ve büyük stres daha da zordu.

Yaş aldıkça işlerin ciddileşmesi diye bir şey var. Artık yatağın daha rahat olmalı, hayatında fazla kaos olmamalı, alkol aldığın gecenin ertesi günü boş olmalı... Para çok önemli... Bunları sağlamak için kim var? Sadece sen. Bir yolunu bulmalısın.

İstanbul'da olalı 3 yıl olacak. Buraya bir bavulla gelip 2 haftada hem iş hem ev ayarladım. İlk hafta evime hırsız girmeye çalıştı, ben yine kalkıp işe gittim. Birkaç gece su ve elektrik yoktu. Yolları bilmiyorum, stresten yemek yiyemiyorum, gece televizyon açık uyuyordum; korkuyordum... Şimdi yeni evimde, arkamda kedim uyurken başka bir işe geçebilme stresini kaldırabilecek konforu elde ettim. Küçük şeyleri kutlamak lazım. Ben de bunu kutluyorum.

Kendi evimde huzur bulmayı kutluyorum. Bu eve girerken bile yaşadığım stres dolu günlerden ağzım kitlenmişti; yani kelimenin tam anlamıyla 1 ay çorbayla beslenmiştim. Ama sonuçta buradayım ve pes etmedim. Öyle çok an geldi ki etmedim. Mesela o anlardan biri, stajyerken icra dairesinde tüm günümü hasta şekilde geçirip fenalaşınca serum taktırmaya gittiğim ve ölüyorum sandığım gündü. Taşınırken boş evde yere çöküp annemlere beni almaları için ağladığım gün. Hırsız girmeye çalıştığı gecenin ertesi günü polisi arayıp "Sizi görebilir miyim?" dediğim gün. Aldatıldığımı öğrendiğim gün ve sonrasındaki günler... 3 yıl.

Şimdi nasıl bir işe girdiğimin detaylarını, işi biraz öğrendikten sonra sana anlatacağım. Çok detay verir miyim bilmiyorum. Belki beni stalklarsan LinkedIn'de falan güncellerim, görürsün. Türkçeyi bir kenara bırakıp İngilizceye geçiyorum ki bu beni çok geriyor. İngilizcem yeterli mi? Mülakatlarda yeterli bulmasalar almazlardı herhalde. Ee, vazgeçerlerse? Kafamda bir sürü soru var. Bu benim suçum olmazdı herhalde, değil mi? Aksanım var ama konuşmam akıcı ve denileni anlıyorum. Ee, gerisini artık herkes kendi dilinde bile yapay zekâya yaptırmıyor mu? Beni aydınlatın...

Shera Seven diye bir kadını TikTok aracılığıyla dinliyorum. Tam bir dark feminine energy ve mother. Tavsiyelerini kendime uyarlayarak dinliyorum. "Hayat adil değil, sen neden adil olasın?" bunlardan biri ve ben de öyle düşünüyorum. Bir avukat olarak hiçbir şeyin adil olmadığının en derin noktasına şahidim. Diğer söylediği şey ise: "Duygularını kontrol et, her küçük aptal şey için büyük heyecanlar yaşama." Çok doğru. Aptal büyük heyecanlar, hak ettiğinden azına verilen büyük ve avam tepkiler demek. Biraz dark ve gold digger bir yerden konuşuyor ama katılıyorum. Dünyayı eski Anıl gibi pembe ve huzurlu görmüyorum. Bir savaş alanında üzerime basılmasını istemiyorum ve kavgaya her zaman hazırım çünkü kendimi eskisinden daha çok seviyorum.

Ha, başta iş demiştik; çok anlatmadım. Öyle bir stres ve yorgunluk var ki üzerimde, her mesai sonrası travma sonrası stres yaşıyormuş gibi eve geliyorum. Bu cumartesi 14 saat uyudum. Diş sıkmaktan çenem ağrıyor. Sürekli yorgunum. Spor üyeliği alalı 1 yıl olacak, sadece 3 kez gidebildim. Diyetlerimi sürdüremiyorum. Akşam ne ailemi ne arkadaşlarımı duyasım var. Gün içinde herkesin derdini çözüp benden bir şey beklenmesinden midem bulandı. Genç ve güzel bir insanım; benden sürekli çözüm ve sorunlara dert ortağı olmamın beklenmesinden iğreniyorum. Avukatlıkta başarılıyım ve hırslıyım. İşin kötüsü, bu da tüketiyor beni. "Aman oldu de geç" yok. Babanın derdi gibi al üstüne aban... Tükendim.

26 yaş bir eşik gibi. 30 korkutuyor. Botoks ve mezoterapi bakıyorum. Forever Young dinleyip kederleniyorum. Teenage olmayı sonsuza kadar özleyeceğim; hâlâ özlüyorum.

Başka sana anlatabileceğim resmen hiçbir şey yok. Bir de Twitter'ım hacklendi... Ay, saçma sapan bir başlık ama üzdü, gerdi beni. Çok anlatasım bile yok; bil yeter işte, muhabbet olsun. Başka... Rodos'a gitmek istiyorum. Hiç yurt dışına gitmedim biliyor musun? Hem de yeşil pasaportum vardı ve öyle böyle gidecek param da vardı. Ne salak, ne konforcu bir insanım. Yok şartlar, yok insanlar... Üniversite yıllarına dönsem tek başıma, 3 günlüğüne de olsa bir İtalya yapar, Eat Pray Love kafası yaşardım. Bari şimdi kapıda vize varken adalar yapalım diyoruz. Gerçi işten çıkışımla yeni iş arasında çok zaman yok.

Başka ne var ne yok...nothing...Ben durmadan çalışıyorum blog, durmadan. Şükürler olsun çalışabilme gücüme ama istiyorum ki, hep hayal ediyorum ki öyle yatarak (keyif anlamında evren, yanlış anlama; sağlıklı şekilde yatarak!) para kazanayım, hiç stresim olmasın, low cortisol editleri gibi takılayım... İnşallah mı? (Annem inşallah deme amin de direkt Allahın yapabilme gücüne güvenin tam olsun diyor.) O zaman Amin...

Öpüyorum sizi. Beni güncelleyin ve tavsiyeler falan verin; acil ihtiyacım var. İşim düşünce gece 4 sularında geldiğim canım bloğum. <3

Çav.





Bambi. (Erkek çıktı ben kızım diye seviyorum biberonla beslerken...ahh oğluşum...)











17 Ocak 2026 Cumartesi

İş Hayatı, Avukatlık, 2026 ve Hafta Sonları Üzerine

Evdeki bu bilgisayarda zor yazıyorum. Ofis bilgisayarım daha küçük; mesela şu an klavyede elim dolaştı. Yani evden çok işte olduğumun, boş zamandan çok çalıştığımın göstergesi.

İş hayatında kendimi expose edecek haldeyim. Avukatlığın kendisi böyle zaten. 7/24 avukatsın, kurtulamıyorsun. Mesai bitti diye bir şey yok. Telefon susmaz, mailler bitmez, acil işler, Anıl Beyler azalmaz. Mutsuz değilim, tam 1 yıl oldu blog. Kaşarlandığım çok şey var ama yıllarca bu mesleği yapmak ürkütücü geliyor. Enerji, pozitiflik vs. diye yaşamazsın ki; kaostan para kazanıyorsun, başkasının derdini çözmekten kendi derdine odaklanamıyorsun. Herkes senden bir beklenti, bir performans arzusu içinde. Başarılı olunca hazzı başka, hırs beraberinde geliyor ama bazen 25 yaşında genç bir insan olduğumu unutuyorum. Ben, loaferlarım ve laptop çantam Çağlayan Adliyesi’nde dünyaya karşı...

Yüksek lisans yaptığımı da söylemiş miydim? Dürüst olayım, önce şu askerlik mevzusu uzasın diye girdim ama bir baktım bayağı kaptım bu işi, ders çalışıyorum. İşle yürütmek çok zor. Uyumuyorum, bayılıyorum bazı geceler. İki dersten BB ile geçmişim; fakültede 40-40 geçme notuydu, onu halletsem yeterdi. O yüzden benim için başarı vallahi bu. Hocalarla sinerjim tuttu, hatta yeni arkadaşlarım bile var. İş ortamı dışında bir yerlerde var olmak Anıl hissettirdi. Marx’ın yabancılaşması bununla mı ilgiliydi? Bazen duruşmada ya da toplantılarda bunu düşünüyorum. Girdiğimiz rollerde ne kadar başarılıyız diye bakıyorum. O hâlimi seviyorum. Daha emin, ciddi; dün ne kadar üzüldüğü önemli olmadan dik duruşlu. Keşke yaşama cübbeyle devam etsem.

Zam dönemi geldi blog. Hayatın en gerçek hâli şu an bu. Genel olarak tek gündemim para. Geçinmek. Geçinebilmek. Z Kuşağı çalıştığının çok azını aldığı için motivasyonsuz diye bir tweet okumuştum. Pandemi gibi bir hâl bu. Kiralar uçuk, hayat pahalı, aldığımız ücretler korkunç. Ben maaş açıklamayı da avukatlığı avukat olmayan insanlara kötülemeyi de sevmiyorum ama sizle o aşamaları geçtik bence. O anlamda da tatmin olamıyorum. Kendi işini yapmak üzere kurulu bir meslekte başkasıyla gidebileceğin belirli bir nokta var; o ana kadar çıraksın maalesef. O sebeple hiçbir zaman ederini alamıyorsun. Canımı sıkıyor bu mesele ama çözüm getirmeyi umuyorum. Şans dileyin.

Maddi dünyaya odaklı yaşıyorum son zamanlarda. Manevi yönüm sönümlendi. Ona çok kapılamıyorum. Ne zamanım var ne enerjim. Spora yazıldım mesela ama ona bile hâlim yok. Ayda 2 kere gidip saçma sapan bir para veriyorum, yıllık olduğu için. Şekeri kesmeye çalıştım; ilk defa 3 hafta başardım, sonra fark ettim ki yeme sebebim beni mutlu etmesi ve gün içinde gerçekten enerjiye ihtiyacım olması. O yüzden hemen eski düzenime geri döndüm. Şekersiz beynim çalışmıyor, mail bile yazamıyorum maalesef.

Pazartesi gününden itibaren cuma akşamını beklemek yetişkinliğin büyük bir parçası. Tam tamına 26 yaşına gelirken, 19-20 yaşında kurduğum hayallere çok az kalmasının endişesi içindeyim. O kadar da abartmayıp kendimi strese sokmayabilirdim ama ne yapayım, aza tahammül edemiyorum. Aşırı karakterin aşırı beklentileri. Makul ve elde edilenden sıkılıyorum. Hadi hadi hadi.

Hafta sonları da artık dinlenme günü gibi değil. Ev işlerini bile hafta içi yapıyorum ki hafta sonu mal gibi yatabileyim sadece. Ama öyle olunca da sıkılıp kendime uğraş arıyorum; mesela şu an blog yazıyorum. İş olsun maksat, kendime görev falan. Hiç yeni evimden fotoğraf olmadığını, sizi güncellemediğimi fark etmenin saçma endişesi.

Blog yine de bayağı okunuyor, biliyor musun? Kim bilir kimler okuyor; hayalet gibi gelip gidiyorsunuz, ses yok ki anlayayım.

Eko yapmayayım, dönün bana.

Bir gün bu blog kitaba falan çevrilse keşke. Hâlâ hayalim. Nasıl bir şey olurdu ki? Bir editörün bu gözle bakması lazım, ben anlamıyorum.

2026 hayal panomu bu bilgisayarda ekran resmi yaptım. Lüks ve zevk akıyor ekrandan. Hepsini kabul ettiğimi beyan ediyorum. Sizler için de diliyorum.

Söyleyecek çok şey var ama üşendim. Sesle kayıt alsam, burası yazıya dökse müthiş olurdu; 5 sayfa sürerdi. Şimdilik kıymetli parmaklarımdan bu kadar, madem.

Öpüyorum sizi, aşağıya hayatımı güncelleyecek görseller ileteyim; merak ettiyseniz aşağı kaydırmaya devam.

Çav.

xox


☆∴。 * ・゚*。★・ ・ *゚。 * ・










                                                    ☆∴。 * ・゚*。★・ ・ *゚。 * ・





3 Ağustos 2025 Pazar

İlişkiler ve İlişkilerim Üzerine

Birkaç ay önce ikinci yılını kutladığım ilişkim üzerine yoğun şekilde düşündüm. Kendi ilişki geçmişime göz attım, çevreme de şöyle bir baktım.

Ben her zaman umutsuz bir âşık oldum. Sevmeyi ve sevilmeyi bir konsept olarak gördüm. Kişiye değil, olaya odaklandım. Duygularıma, tüketilebilecek bir şeymiş gibi baktım. Hâlâ zaman zaman öyle bakıyorum. İlişkimdeki huzurlu anlar, benim "tüketebildiğim" anlar; konsept bozulduğunda ben de bozuluyorum. Bu döngüye beni sokan şeyin ne olduğunu bilmiyorum. Belki kötü tecrübeler, belki yaşanmış bir kırılganlık. Hiç fikrim yok. “Benimle güzel bir ilişki yaşanabilir” diyorum ama bu sağlıklı bir ilişki olur mu, sanmıyorum. İşlerin yolunda gitmesi, hayatın diğer alanlarında olduğu gibi, ilişkide de beni kaygıya düşürüyor. “Fazla mı güzel? Yoksa sadece bozacak detayı mı göremiyorsun?” gibi düşünceler sarıyor içimi.

Uzun süreli bir yalnızlık da yaşadım. Hatta bir dönem, yalnız kalmaya tamamen ikna olmuştum. Şöyle bir mantığım var: Bir olay bana hayalimde yakışıyorsa olur, yoksa olmaz. İlişkilere kendimi yakıştıramıyordum. O kadar kontrolcü bakıyordum ki, o kişi bir türlü yanıma “yakışmıyordu.” Tam anlamıyla bir idealize etme haliydi bu. Sonra düzenli bir ilişki öylece geldi. Bir şehri terk etmeden önceki son hafta. İmkânsız dediğim bir anda. Ardından uzaktan geçen bir yıl. Bir büyük travmatik olay. Barışma. Devamlılık. Artık yıllardır evli gibiyiz. Bam! Bir anda. Şimdi yalnızlığı unuttum. Flört, birinin olmadığı, sadece hobilerine sahip olan Anıl... Sorumlulukları yalnızca kendine ait olan bir hayat; sadece bir kişiyi düşünen bir benlik... Ne kadar uzak geliyor şimdi. O yüzden ilişkisizlikten yakınanlara şöyle diyorum: Tadını çıkar, her şey bir günde değişir, insan her şeye alışır.

Bu tür cümleler geleneksel ilişkilerdeki “Ehehe, bekar günleri özlüyorum.” havasını taşıyormuş gibi olabilir. Ama hayır. Bunlar sadece çıkarımlar ve yad edilen bir geçmiş. Fazlası değil.

Aşkı önemsiyorum. Hayatta tek olmamayı önemsiyorum. Güvende hissetmeyi önemsiyorum. Ama aynı zamanda, önemsediğim bu şeylerin hepsi beni güçsüzleştiriyor. Sevmek, önemsemek ve umursamak bir anlamda gücünü paylaşmak. Hayatına dahil ettiğin her insan — hele ki aynı yatağı paylaştığın biri — gerçek bir enerji aktarımı yaratıyor. Sakral çakra mıydı, kök müydü... İşte onun tam aktarımı. Üstelik bu aktarım kontrolsüz ve sağlıksız bir ilişkide daha da yoğun oluyor.

Modern bir ilişkiye sahip olduğumu söyleyemem ki, “Ayrı dünyaların insanıyız,” diyebileyim. Ben ilişkilerde sıradanlığı ve normları seviyorum; bunların korunması gerektiğine inanıyorum. Her alanda rekabetçi olsam da ilişkide rekabet değil, farklılıkların dengesi olması gerektiğine inanıyorum. Partnerim benden bir adım önde olmalı. Onu bir arkadaşım olarak seçmek zorunda değilim (ki çoğunluğun aksine, “arkadaş gibi olmak” beni düşürür). Birimizin son sözü söyleyebilmesi yeterli. İlişkisel bir diktatörüm. Demokrasiyi rafa kaldırdım.

Nasıl bir ilişkide olduğumu merak ettiniz bence.

Benimle birlikte olmanın kolay olmadığını biliyorum. Geçimli biri değilim ama en azından sonsuz anlayışlıyım. Dürüstlük ve açıklıkla gelinen en absürt şeyi bile değerlendirebiliyorum. Avukat refleksiyle yargılayıcı ve sinirliyim ama sevmeyi ve sevişmeyi biliyorum. Her zaman pozitif ve destekleyici değilim ama pragmatistim; gerçekçi fikirlerle rehber olabiliyorum.

Sevgilim bloğumu biliyor ama okumaya üşenecektir.

Ben sizinle konuşmuş oldum.

Ya da sadece kısa bir mesaj olarak alın.

Çav.

Muah.

(Bu yazıyı chat gbt'ye Türkçesel düzelttirdim, itiraftır.)

7 Haziran 2025 Cumartesi

Birtakım Dönüşler, Avukat Serzenişleri ile Niyetler

 Sex&City'e başlamıştım yazasım geldi. Bu pc garip geliyor. Ofiste kullandığım klavyeye alışmışım, elim tekliyor. Bayramı tek geçiriyorum. Az bir süre için yolculuk yapmak istemedim.  İstanbul sessiz ve sakin. Keşke hep böyle olsa. Kirli ve yorgun hissettiriyor her mesai çıkışı. Bir kaos içinde birkaç güzelliğe tutunarak ilerlemeye çalışıyoruz. Neyse.

Hayat nasıl gidiyor blog? Benim yerinde; aslında zor ve yorucu olsa da alışmışlık içindeyim. Avukat olmak alıştıkça kolaylaşmıyor, tam tersine sorumluluk alanın genişleyip iş yükün artıyor. Hallediyorum ama galiba. Bazen hiç istemiyorum biliyor musun? O mailleri cevaplamak, o telefonu açmak, o duruşmaya çalışmak, o hakime dert anlatmak...Sessizce günlerce durmak, insan sesi duymak istemiyorum. Sürecin bir parçası elbette. Düşünsene işin dert dinlemek, kişinin kendi çözemediği dertlerine çözüm üretmek üzerine bunu mükemmel şekilde yapmak. Hata kaldırmıyor bu meslek. Her hata gibi olan şeyde anksiyete krizi yaşamaktan mide hastası olmaktan korkuyorum. Kendime nefes almak için bir alan bulmam gerekiyor. Her meslektaşın bunu bulması lazım. Ben tekrar dergilere modaya falan döndüm. Yandaş mandaş da olsa Vogue almaya başladım. Kumaşlar, markalar, lüks...unutturuyor stresi. Bazen keşke bir şansım olsa ve sadece sevdiğim şeyden para kazanıp sabaha bir stresle uyanmasam diyorum. Öyle deyince karamsar mı geldi? Seviyorum mesleğimi merak etme. Kazanmanın hazzı, bir şeyi sonuçlandırdığında mutluluğu ve emeklerinin somut karşılığını almak; akıl oyunları ile sürekli tetikte olduğun bir avcılıktan beslenmek...bunları da yapıyorum, zevk alıyorum. Ne zaman bu zevkle konfor birleşecek biliyor musun? Kendime ait bir ofisim olduğunda. Bolca hayalini kuruyorum hatta hayalden öte planlıyorum. Diğerlerine benzesin istemiyorum. Sıkıcı bir ofis olmayacak. Kendine ait çözüm yöntemleri ve marka değeri olacak. Evet burası O'nun dilekçesi evet bu davaya O bakar denecek. Falcı 2027 yılını işaret etmişti. Tam benim hayallere denk gelen yıllar. 2027-2028'de burada ofis fotoğraflarımı paylaşmam için bana bir dua dilek bir şeyler gönderir misin? Tam şu an, aldım ve kabul ettim.

Ne kadar çok işten bahsediyorum. Çünkü başka bir hayatım kaldığını da söyleyemem. Uzun mesai saatlerinden bana kalan eve gelip bir şeyler yiyip yatağımda varoluşumu hatırlayarak dinlenmek. Ekstra enerji bulan kişilere hayranlıkla bakıyorum. İşten sonra spor falan. Öylesine yoruluyorum ki sabahları yakın diye işe taksiyle gitmeye başladım. Elimde olsa işte uyuyup kalkarım yarın geliyorum yol çekemem falan diye. Düşün. Bahsedilecek farklı şeylerim de var tabi de...

Yeni ev bakıyoruz sevgilimle mesela. Kiralar korkunç durumda biliyorum. Karşılayabileceğim kıvamda olanlarda da ben beğenmiyorum. Bir şeylerden feragat etmek zorundasın insanca yaşam için. Bulunduğum semtten ayrılasım yok o yüzden dar bir çevreden bakıyorum. İnsan kitlesi benim için çok önemli. İstabul'da kirayı eve değil güvenliğine veriyorsun aslında. O da birçok şeyden değerli; maaşımın yarısından fazlasını alan bir bedelden bile. Sıçrama yakalamak lazım. Bir şeylerin tutup seni zirveye atması lazım. Ya da biraz kötüleşmen, gözünü pek hale getirmen lazım. Yoksa İstanbul'da hayatta kalamazsın. Çok zengin tanıdım, hiçbirinin tertemiz bir hikayesi yok. Sermayeyle doğanları ayırıyorum. Gerçi onların bile yok. Ben mi neyi tercih ederim? Konforumu. Tam konfor ve full huzurlu bir hayat için ne gerekiyorsa yaparım. Eski Anıl ne derdi? Bence daha idealisttim. Kurallarım ve değişmezlerim vardı. Hayat deyim yerindeyse döve döve yıktı hepsini. Köşelerimi zımparalayarak ovalleştirdi. Biçimsizleştim. Yeni bir kap arıyorum kendime. Şu an sığdığım bir noktada değilim. Neyi seviyorum? Nasılım? Gerçekten ne istiyorum? İnan bu soruların bende cevabı yok. Yukarıda düşlediğim şeyler mi? Oyunun parçası gibiler. Azıcık derine inme, azıcık felsefe yapmak beni yorar. Maddeye döndüm...Belki de o yüzden sana tekrar yazmak istedim. Sen anlıyorsun neler dönüyor. Bir yandan da besliyorsun beni. Doymuş ayrılıyorum buradan. Yazmasam da arada kontrol etmem de bu yüzden. Hala okunuyorsun. Eski yazılar almış başını gidiyor. Ayda 3000 okunma hiç fena değil unutulmuş bir yer için. Alınma lafın gelişi "unutulmuş" diyorum. Burası benim dünyaya bıraktığım bir eser. Unutulmayacak.

Hava serinledi gibi, fanı kapattım. Yaz kış demeden sıcak kahve içtiğimden yavaşça bir yudum daha aldım. Biraz kitap okur bir korku filmi seçmiştim onu izlerim. Tatillerde sabahlama huyum değişmez. Geceleri seviyorum ben. Nispeten sessizlik, özgür iradenin ortaya çıkması, Tanrının seni daha çok duyduğuna inanmak ee bir de gece yemekleri tabi ki.

Aşağıya şu anki evimden çok random bir fotoğraf iliştireyim mesela bugün bunları yazarken nasıl bir yere bakıyorum gör; diğer foto da güncel hallerimden olsun.

Yazın bana, özledim sizi. Fikirlerinizle ışık tutun, parlaklığımı açın.

Sevgilerimle,

Çav.



Çok küçük olmasa bu evden çıkmazdım.


İstanbul Anadolu Adliyesinden. Favorim Çağlayan. 






11 Aralık 2024 Çarşamba

Avukat Olmak, Genç Yetişkinlik ve Birtakım Şeyler

Dün gece yazacaktım aslında ama bugüne sarktı.

Selam Blog, nasılsın? Yazmayı çok özledim sana.

İlk bir güzel haberi vereyim. Resmi olarak İstanbul Barosuna bağlı bir Avukatım artık. Bir yıllık ömrümden ömür götüren stajyerlik dönemim bitti. Önceki yazıda ne kadarını anlattım hatırlamıyorum. Neyse hiç hatırlayasım da yok. Kötülük, saf kötülük ve tek başına kalma deneyimini dibine kadar yaşadım. Büyüdüm blog. Genç yetişkinlik. Sıkıcı. Çok özlüyorum melankolik yazılar yazan, tek derdi kendisi olan ve basit şeylerle eğlenen bir ergen olmayı. Eski yazılara bir bakıyorum da o gün mutlu olduğum hiçbir şey şu an beni tatmin etmiyor hatta heyecanlandırmıyor. Şu an ne beni iyi hissettiriyor eskisi gibi karar veremiyorum. Para olabilir. Çok mu gerçekçi oldu? Fazla para, konfor, sevgilim ve dostlarım. Tamam işte. Bireysel hobilerime odaklanamaz oldum. Mesleğe geçiş de buna sebebiyet verdi. Artık kafamı hukuk dışında bir şeye yoramıyorum. Kitap okumuyordum mesela uzun zamandır şimdi yeni bir iş arama döneminde olunca 2 adet kitap aldım. İsimlerini merak ediyorsanız paylaşırım.

İş arama dönemi bunaltıcı. Her şey ürkütücü. Gelecek, gerçekler ve maddi imkanlar. Bir yıldır öyle az bir paraya çalıştım ki yazmaya utanıyorum. Kendi ihtiyaçlarıma ancak yetti. Şimdi daha yüksek maaşlara çalışacağım elbet ama piyasa çok acımasız. Bir sürü işsiz insan olmasından faydalanan egoist patronlar, işe göre düşük maaşlar ve kıtlık. Yolumu bulurum ben ama. Ne zaman bulmadım? Ne zaman başarılı bir şekilde buraya yazı yazmadım ki? Üniversiteye başlarken ağlıyordum bitirdim, stajyerken anam ağladı bitirdim, Avukatlığa başladım ağlıyorum ama en iyisi olacağım. Bende o kumaş var blog. Mesleğime uygun olduğumu, her ortamda kendimi ifade edebilen özgüvenimi ve zekamı biliyorum. Bunu gören, bu ışığa karşılık veren bir yeri hak ediyorum. 15 Madde belirledim kendime. Bu kıstaslar olmazsa bu süreci uzatırım. Her yere CV atmıyorum. İyice araştırıyorum. Ağzım kaç kere yandı. Korkunç mobbinglere maruz kaldım. Tek başıma kaç gece ağladım. No. Tekrarı olmaz. Beni travmatize eden şeyleri geri travmatize ediyorum artık. 

24 Yaşındayım. 25'e gireceğim Nisanda. İnanılmaz. Eski Anılın hayalinde şu an evi arabası vardı milyoner bir Avukattı. Fazla mı uçtum? Sanmıyorum ya. Olabilirdi, olabilir de. 

Bir sürü mevzu var yetişkin olmaya dair. Askerlik mesela. Apayrı bir şey. Dertlerime bak artık. Kocaman bir insan oldum. Avukat olmak da insana +5 yaş katıyor zaten. Öyle acayip dertlerle uğraşıyorsun ki bireysel hayatında paranoyaklaşıyorsun. Kıdem aldıkça geçer elbet böyle evhamlar. Vay be, Avukat oldum yazıyorum şu an bu blogda. Duygusallık.

Siz ne yapıyorsunuz? Bana genç yetişkinlik, bu yaşlar, iş aramak hakkında ufuk olmak ister misiniz? Sizden duymak beni mutlu eder. Burada mısınız ses verin!?

Sevgilerimle Blog,

- Anıl





23 Mayıs 2024 Perşembe

Gelişmeler 23.05.2024

 Bir anda başladım yazmaya. Çalışma hayatı çok yorucu blog. Hukuk çok zor. İnsanlarla uğraşmak çok zor. Memurlara laf anlatmak çok zor. Özel sektör çok zor. Zaman durmuyor gibi. Sürekli bir şeyler yapmam gereken ve bir şeylere yetişmem gereken bir sarmalın içindeyim. Kaçmak istiyorum ama kaçamıyorum. 

Mesleğe atılmadan önce de avukatlığın zor olduğuna emindim ama böylesini hayal etmiyordum. Tek tek anlatasım hiç yok çünkü kendime kural koydum mesai bittiği an iş adına konuşmak yok. Fakat mümkün olmuyor. Arkadaşlarımla tek sohbet konumuz bile davalar, dilekçeler ya da vs. şeyler. İmdat. Hobilerimi özledim. Kitap okumak ve yazmak bile itici geliyor artık çünkü zaten sürekli bunun içindeyim. 

Şimdi çok isyan edince mesleği sevmedim gibi oldu. Sana İstanbul'a geldiğim süreçten beri yaşadıklarımı anlatsam bana dersin ki ''Hala neden orada duruyorsun?'' Bu sorunun cevabı hala hayallerimde saklı. Beni üniversiteye sokan, mezun ettiren ve İstanbul'a getiren o hayallerimde. Şimdi geriye baktığımda pişmanlıklarım var blog. Mesela buraya sadece 1 haftalık için gelmişken bir anda iş bulup ev bulunca 2 hafta farklı arkadaşlarımda 3 ev gezdim. Yol bilmediğim kocaman bir kent, ben, valizim...Sonra kendi evime çıkıp elektriksiz kaldım. Diğer hafta işten bir geldim baktım hırsız girmeye çalışmış. Ne acelem varmış Allah aşkına? İşte kimse söylemiyor ki DURSANA. Öylece atılmışım. Zaten kanımda bu var, hızlı ve güdüsel başlamadığım hiçbir olay yok. Çok isterdim mantıklı-makul olmayı. Belki de benim başarma tarzım budur. Neyse. Sonra ilişkisel çok kötü bir dönemim oldu. Nasıl dayanmışım? O psikolojide öyle korkunç ötesi bir iş yerinde mesleğe atılarak ve tek başıma yaşayarak...Nasıl? Öpesim geliyor kendimi. Sonrasına bir mobbing deneyimi, fena...Çok tek kaldım blog. Zor anlarımda çok tek kaldım. Öyle buhran içindeydim ki...Böyle zamanlarda tek kalınca devam etmek zorunda olan siz olduğunuz için bırakamıyorsunuz hayatı. Eğer birisi tutsa bırakacaktım ucundan. Günün sonunda geldiğim yerden memnun muyum şimdi? Sayılır. Arzularım tam karşılığını bulamıyor. Çevrsel faktörler elbette etkili. Mental olaraksa hayal kırıklıkları fena. Yorucu bir şehir. Bazen sessizlik özlemi çekiyorum. Böyle sessiz, huzurlu ve sakin bir hayat nasıldı unuttum. Stresten vücudumun vermediği belirti kalmadı. Evimin küçüklüğünden yoga yapacak ferah bir alan bile yok. Bu noktadan zıplayacağım. Şükrediyorum bir çok şey için. İstediğim yerdeyim, bunu istedim ve istediğim her şeyi elde ediyorum. Bu kadar azimli ve tutkulu olmamı beklemezdim. Cittaslow bir şehirden buraya uçuşum sürüden atılmak gibiydi. Hallediyorum. Şimdi önümde daha önemli aylar var. Sevgilimle hayat kurmak, ruhsatımı almak ve kariyerimi maddi manevi arzu ettiğim noktayla taçladırmak. Bir de şu mentali toparlamak, kalıcı şekilde. Şans dileyin bana, size ihtiyaç duydum ki yazıyorum belki de. Hani böyle ''eski hayatı özlemek'', onda konfor bulmak.

Öyle spontane yazdım ki buralarda kim var en son ne yazdım neler oluyor bilmiyorum. Bu blog benim avukat olduğumdan haberdar olmayı ve yeni fotoğraflarımı görmeyi hak ediyordu. Değil mi?

Sevgilerimle,

Anıl

<3


En stajyer halim, Çağlayan Adliyesi.








5 Aralık 2022 Pazartesi

Bir mucize bekledim meğer mucize benmişim.

 Hava soğuk, ekose battaniyemi kucağıma serip uzandım. Bir şeyler izlemeye karar vermiştim ki ambiyans beni yazmaya itti. Ne haldeyim merak ediyorum. 

Yeni bir mindset oluşturmaya çalışıyorum çünkü önceki tuzla buz olmaya çok müsait. Biri, bir şey, olumsuzluğu o'su dokunduğu an dağılıyordu. Sıkıldım. Dünya buna okay bir yer değil. Naif olmakta problem yok ama işlevsel mi? Zannetmiyorum. Terapistime sürekli ''ama onlar...'' diye cümle kuruyordum. Bana en sonunda dedi ki: Farkında mısın sürekli onlar gibi olmak istiyorsun. (Onları pek açmayacağım.) Evet çünkü böyle kazanıyormuş gibi hissetmiyorum ve kaybetmeyi sevmem. Hayatı yarış gibi mi görüyorsun derseniz ortada üzüntüm söz konusuysa evet. Katlanamıyorum üzülmeye blog. İniş çıkışlar muhabbetini biliyorum. Fakat sanki o kadar uzun bir zamanı melankoliyle geçirmişim ki artık sadece neşeyi hak ettiğimi düşünüyorum. Bunun bozulması beni öfkelendiriyor. Duygu durumlarda uzun süre kalmayı sevmiyorum. Geçmişle bağlarım hemen şu an kopsun istiyorum. Olmuyor. Olmayacak bir şeyi de istediğimi biliyorum. Fakat hem geçmişi hem bugünü aynı anda yaşamak katlanılmaz bir şey. Doğrusu ne bilmiyorum zaten duygularımda hep bir doğru-mantık arıyorum. Halbuki diğer insanlara karşı olabildiğince empatik yaklaşırım, en saçma şeylerini bile normal görürüm. İş kendime gelince prof. kesiliyorum. Hayır şu an buna üzülemezsin, hayır o kişiyi düşünemezsin, hayır şu an bunu yapmalısın...Değiştim ama buna eminim. Beni gerçekten yıkabilecek şeyleri artık daha büyük bir olgunlukla değerlendirebiliyorum. Karakteri güçlü biriyim blog hiç kem küm edemeyeceğim bu konuda. Hatta kendimi haddinden fazla tanıyor ve biliyorum. En depresif anlarımı hep buraya yazdım, yer yer gidip okuyorum. Kendimi tokatlayasım falan var. Kalk ayağa ya en güzel yaşların! Ne bu melankoli ne! O zamanlar da ondan haz alıyordum herhalde işte. Art arda yaşanan kötü tecrübelerimi şimdi daha sağlıklı değerlendiriyorum ve bu kendime olan sevgimi büyütmeme yol açtı. Her depresif dip anımdan sonra bir başarıyla taçlandırmışım. 17 En kötüsüydü mesela yine de o yıl ne lazımsa devam etmişim sonuçlandırmışım. 19 Felaketti ilk panik atak, ağlaya zırlaya da olsa dönemi kapatmışım. Kendimden hiç ödün vermemişim biliyor musun? Ne yaşanırsa yaşansın inançlarım ve benliğim öyle sağlam ki şu an bile koruyorum o Anılı. Fakat koruyamadığım bir taraf oldu blog. Kendime merkezlenmekten vazgeçtiğim, ideallerimi görmemi engelleyen o tarafımla defalarca karşılaştım; yeni meselem oluverdi. Duygularımın beni kontrol etmesine artık izin vermek istemiyorum, onları kontrol edebilecek kadar iradeli olmak istiyorum. Dev bir istek, benim gibi biri için radikal bile denebilir...Üst versiyonum olsa ne yapardı? Benim hayal ettiğim o Anıl bu durumla karşı karşıya kalsa ne yapardı? Bunu düşünüyorum, öyle hareket ediyorum. Çok şey istiyorum, şimdiden gerçek olduklarını görebiliyorum.

Hafif bir baş ağrım vardı, yazdıkça hafifledi sanki. Dijital günlüğüm iyi ki var. Burayı ve okuyanları gerçekten seviyorum. Bu konuda fazla düşünürsem gözlerim bile dolabilir, o derece.


Bir mucize bekledim, meğer mucize benmişim. (Aleyna Tilkinin bir tweeti eveet)

Sizden haber almak istiyorum, yorumda buluşabilir miyiz?

Çav.

Sevgiler.

26 Temmuz 2022 Salı

Yaz, Astroloji ve Birtakım Haberler

 ''The Lost Daughter''ı izledikten sonra bana bir yazma isteği geldi. Yunan adaları, güzel sinematografi ve hisli senaryo...artblock yazı yazanlarda da oluyor bence. Kıramıyorum bir türlü. Kırmak istiyor muyum? Onu da bilmiyorum. 

Önceki yazıda İstanbuldan bahsetmiştim uzunca. Staja gittim, birçok yeni tecrübe, insan, olay...Bir anda hepsini yazınca ''too much information'' gibi geldi, yayımladıktan birkaç saat sonra sildim. Böyle bir döngünün içindeyim. Yazmak istiyorum ama bir şey beni itiyor, yazdıklarımı beğenmiyorum siliyorum. Sanırım yazmak hep biraz kendine yaklaşmak, kendini deşmek hatta bir anlamda. Bunu istemiyorum belki de. Hayat çok hızlı akıyor, yetişmek gereken çok şey var...seneye mezun oluyorum mesela planlamam gereken bir hayat beni bekliyor. Bu akış içinde yazmak, daha doğrusu benim yazmaktan anladığım, hep bir miktar inziva gerektiriyor. Çünkü melankoliden besleniyorum. Roman, senaryo, blog yazısı ne olursa olsun biraz o ruh halinde olmam gerekiyor. Şu an pek değilim ama dedim ya filmin etkisiyle yansıtma yapıyorum. :)

Yaz kendini gösterdi. Son iki üç gündür felaket sıcak. Tatilde değilsen sıcakların anlamı yok o yüzden memnun değilim. Pek bir şey yaptığım söylenemez. Astroloji bilgimi ve ilgimi gelire çevirmeye çalışıyorum yavaştan. Geri dönüşler çok güzel blog bu kadar beklemezdim. Ocak ayından beri aktif olarak ilgileniyorum, kendi çapımda okumalar yaptım videolar izledim haritam da oldukça yatkın...hayatmın şu an önemli bir kısmını kapsayan bir hobi. Ha ben belki tanıyorsundur dönem dönem çok sevdiğim şeyleri buz gibi bırakabilirim. Bu sefer farklı, beni olgunlaştırdığını hissediyorum. Uzun zamandır yapmam gereken bir şeyi bulmak gibi. Reklam geçeyim mi izninle?

AD: Doğum haritası/ Solar Harita (1 yıllık öngörü haritası)/ Lunar Harita (1 aylık öngörü haritası) danışmanlıkları almak istersen bana hopefulsalad@hotmail.com adresinden ulaşabilirsin. Detayları paylaşırım! (Ses kaydı yoluyla yorum yapıyorum tanışmış da oluruuz!)

Cumartesi abimin nişanı var. İnanılmaz geliyor. İlk kez bizim çekirdek aile olarak böyle bir olayımız var. Gün boyu sadıç(?) olacağım. Kıyafet seçmek ne zormuş, hepimizde biraz gerginlik var. Umarım her şey güzel geçer, mutlu bir başlangıç yaparlar. Çok tatlılar görmen lazım...

Özellikle İstanbul tecrübesinden sonra daha güçlü biri olduğumu düşünüyorum. Ruhsal anlamda toparlamaya vakit bulamadığım bazı şeyleri atlattım. Akışta kalmanın en büyük ilacı çalışmak. Ne iş olursa olsun bir odağının olması. Stajdayken cildim daha güzeldi mesela, şimdi yine saçma sapan sivilcelerle uğraşıyorum. İnsan kendine aşırı odaklanmamalı diye bundan diyorum. Halledeceğim. Birkaç meseleyi daha çözdükten sonra çok ferah bir akla erişeceğim. Büyük bir sözden ziyade bir plan bu inan...

Siz nasılsınız? Her defasında burada mısınız diye yoklayasım geliyor. Eski yazılar hala okunuyor. Bazılarına bakınca bir ''çocuk'' görüyorum. Çok kırılganmışım blog. Çok üzülmem, çok dert etmem ve çook hisli olmam ne normalmiş. Yine de her zaman kendim olmuşum. Hiçbir tecrübenin ''ben de onlar gibi olacağım''a evrilmesine izin vermemişim. Tipim...ay bence o felaket eski fotoğraflara bakınca ağağağ diye çığlık atasım geliyoor :D

Benden haberler bu kadar :) Bir ara film konuşayım yine. En sevdiğim biliyorsun. Bu yıl pek izleyemedim yoğunluktan gerçi ama çıkar yine.

Sizden haberler almak beni mutlu eder!

Kendinize cici davranın.

Çav.






11 Nisan 2022 Pazartesi

22. Yaş Yazısı

Nasılsın blog?

İçimden yazmak geldi. Bu his uzaklaşmadan işe koyulayım bari dedim.

5 Nisan doğum günümdü. 22 Yaşına girdim. Her doğum günümde özel yazı yazardım, kaçtı artık ama yine de bu yaşa da değinmek istedim. Kendime öyle güzel bir arşiv oluşturuyorum ki aslında şöyle 30'lara geldiğimde ilmek ilmek yaşamımı gördüğüm bir defterim olacak. Ben 30 olunca dünyanın hali ne olur bilmiyorum tabi ama...bloğu arşivlesem mi? overthink geldi durduk yere lol.

Doğum günüm güzel geçti, arkadaşlarımla eğlendim, şarabımı içtim, dans ettim, uyumadan önce meditasyonumu yaptım...21 Benim için hem en zor hem en güzel yaştı. Çok değiştim blog. Karantinadaki ben ve sonraki ben bambaşka insanlar sanki. Her yaşta ''geçen seneki gibi değilim'' hissi olurdu ama bu farklı. Tip olarak da çok değiştim çünkü. Uzun yıllar görmeyenler ohoo sana ne olmuş vs. oluyor mesela. Kilo aldım, yüzüm daha bir oturdu...büyümek işte aslında. Sosyalleşemediğimiz bir dönemden sosyalleşmeye ani geçişimizin de bu değişimde payı elbet var. Yeni eve çıkmak, yeni ilişkiler, arkadaşlarımla sonunda yüz yüze olmak, planlar, akademi...Her şey dolu doluydu. Zorlanmadım diyemem. Her şey çok yoğun, gerçek ve yer yer inciticiydi. Bir şekilde devam etmeyi öğretti bana hayat. Sen ne yaparsan yap o gün ya gül ya ağla her şeyin kendi içinde devam ettiğini öğrendim. Bu yaş bunun için vardı sanki. ''Büyümenin Sancısı'' isimli kitap bu yaşa kapak olabilir. Sorunların çözümü bir yerden sonra sana bakıyor. Sürüne sürüne de olsa bitirdim bir şekilde ama işte şimdi geriye dönüp baktığımda yaptığım her şey için memnun hissediyorum, pişmanlık bana göre bir şey değil zaten. Sadece bir de şunu öğrendim ki hayat aynı zamanda bir matematik. Hisleri güçlü biriyseniz bu matematiği lehinize çevirebileceğinizi düşünürken bazen zannetmekle kalıyorsunuz. Oyunu kuralına göre oynamanın gerektiği tiplemeleri belirledim aklımda. Pratikte göreceğiz. 22'de hislerimi biraz daha gölgeleyip mantığımı açığa çıkaracağım, hope so.

Kendim hakkında neyi seviyorum biliyor musun? Ne yaşarsam yaşayayım ki bazen gerçekten ağır hissettirenleri de oluyor, her şeye rağmen ''idealize ettiklerim''den kopmuyorum. Benim onların geleceğine inanacımdan hiçbir şey, hiç kimse alıkoymuyor. Daha pozitif bir insana dönüştüğüm doğru. Bunun güzel şeyler yaşadıktan sonra gerçekleşen bir şey olduğunu sanırdım fakat tam tersiymiş. Evren deneyimler sunar sen içinden geçersin sonra nasıl yorumlarsan hafıza onu öyle alır. Kendimi yaralamayı reddetmeye çalışıyorum. Kafam susmadığında onu mantık dizginine almak için uğraşıyorum. Bunda geliştim de. Bazen bazı şeyler sadece olur, bazı insanlar kötüdür, bazı olaylar yaşanmalıdır ve bazen böyle biri olmalısındır...akışta kalmak ne kadar önemli, o akışa tutunmaya çalışıyorum ve hiç de fena değilim.

Geçen tumblrdan biri çok güzel bir mesaj yapmış, uzun yıllar takip ettiğine ve benim onun hayatını değiştirdiğime dair...güzel dileklerde de bulunmuş. Öyle bet bir anda okudum ki gözlerim doldu. Duygusal bir eramdaydım zaten. Beni hala takip edenlerin, okuyanların olduğunu görmek bana geçmişimi hatırlatıyor; kendimle aramda olan bağı inşa ettiğiniz için hepinize teşekkür ederim...göz dolması deyince hiç ağlayamıyorum biliyor musun? çok kırıldığım bir anda bir kere ağladım genelde hep olmaması gereken anlarda oluyor zaten bu sefer de otobüstü...yoksa tenhada ühüleyip irl ben ağlamam diyen bir tipim. Ağlamak kötü bir şey olduğundan değil gerçekten zor ağladığımdan. Sadece içime aktığını hissediyorum ya da öfkeye dönüştürüyorum. Belki üzerine çalışılabilir bir konudur çünkü kolay ağlayabilenlerin daha sağlıklı duygular yaşadığını gözlemledim. Daha ''duygusal'' değiller ama orası ayrı, duygusal olmak empatikliktir. İnsanlar karıştırabiliyor...bu da böyle bir anektod olsun.

Yeni yaştan beklentiler mi?

Manifestlerimde saklı kalsın. :)

Hepinize sıkıca sarılıyorum,

çav.

***

Bunu iki gün önce yazıp bırakmışım. Şimdi ders dinlerken aklıma düştü ''aa bir şeyler karalamıştım sanki'' oldum. Okudum şöyle bir, ekleyecek bir şey göremedim. Finaller gümbür gümbür geliyor. Hiç sevmiyorum çalışmayı yalan söyleyemeyeceğim. Yine de yapmam gerekeni yapmam gereken zamanlar. Lütfen bana şans dileyin enerji yollayın şu sene ders bırakmadan su gibi aksın geçsin :( 

Hadi kaçtım!

6 Şubat 2022 Pazar

MUBI'den Seçme Film Önerileri

 Filmler hakkında konuşmayı özledim. 

Tatilin başlangıcında bir MUBI hesabı açtım, sonunda, aslında amacım ''Merhaba Canım'' belgeselini izlemek olsa da derya deniz Fransız sineması listesini görünce bir miktar delirip onu unuttum. Herkese hitap edeceğini düşünmesem de sinemaseverler için güzel filmler seçilmiş. Olayı tam bilmediğim için örneğin Rohmer'in her filmi var sanıp sevinmiştim ama katalog gibi listelenmiş olsalar da izlemeye açık olanlar daha az sayıda. Yine de elinin altında böyle bir arşivin olması güzel. Eğer overall nasıl bir platform olduğunu merak ediyorsanız rahatlıkla önerebilirim.

Şimdi Ocak ayında izlediğim ve izlemeye değer gördüklerimin listesine gelelim:


SHIVA BABY



Bu film hakkında biraz iddialı konuşacak olabilirim ama benim için mükemmeldi. Tam olarak bir filmden ne bekliyor ve almak istiyorsam bana onu verdi. Kurgu, çekimler ve oyunculuklar hani böyle güzel bir kitap okuduktan sonra gelen doyma hissi vardır ya, işte o hissi hatırlamamı sağladı.

Danielle üniversitede gender çalışan bir genç kadın. Sugar Daddy'si ile buluştuğu aynı gün ailesiyle bir cenaze törenine katılıyor. Aynı cenaze törenine oldukça eski bir kız arkadaşı ve karşılaşmayı hiç beklemediği biri daha katılıyor. O andan sonra tek mekanda Danielle'in hem ailesiyle, hem misafirlerle hem de kendiyle verdiği deyim yerindeyse amansız mücadeleyi izlemeye başlıyoruz.

Şunu belirtmeliyim ki film gerçekten anksiyete azdırıcı. Bebek ağlayışları, yeme bozukluğuna olan atıflar, tek mekanda sıkışık kalma durumu...İzlerken bir ara balkonda sigara molası verebilirsiniz. Bu gerçekliği katan kesinlikle yönetmenin başarısı diye düşünüyorum. Kadın bir yönetmen olmasına ekstra sevindim hem de kendisinin ilk uzun metraj yapımıymış. İsmini not ediyorum bundan sonraki işlerini havada kapacağım: Emma Seligman. (Wow bu arada, 26 yaşında kendisi. Müthiş.)

Film birçok açıdan bizim jenerasyona da hitap eden öğeler barındırıyor. Gender çalışmak, sugar daddy mevzusu, ex aşklarla beklenmedik durumlar, akraba baskısı...Hepsi zorlama olmayan, doğal akışında ilerleyen bir sentezle sunulmuş. Sen aşina olduğun şeylerin içinde kendini konumlandırırken aynı zamanda o relate olma hali sebebiyle aklından senaryolar yazma imkanı da buluyorsun. İşte doyurucu bir film olarak buna diyorum ben!


CIGARE AU MIEL



Kadın yönetmenlerden devam ediyoruz!

Öncelikle söylemeliyim ki bu filmi Letterboxd yorumlarına bakıp izlemek isterseniz bir miktar soğuyabilirsiniz. Fakat ben soğutan yorumları bertaraf etmek üzere yazacağım, bakalım.

Selma, entelektüel ailesiyle Pariste yaşan üniversite öğrencisi genç bir kadın. Ülkesinde radikal islamcı bir devrim yaşanırken biz Parisyen seküler bir ailenin kızının bu geleneksellik ve modernite arasında cinselliği-sevgiyi keşfedişini, anlamlandırmaya çalışmasını izliyoruz. Tam bu açıdan Kuzey Afrika-Ortadoğu coğrafyasının bize çok yakın olduğunu düşünüyorum. O doğu ile batı arasındaki çatışma en çok moderniteyi bir ucundan tutmaya çalışan genç nesilde hissediliyor. Değişim hegemoniktir, cinsellik de öyle. Gençlik devrim fitilini de bu keşfedişlerle birlikte yaşayarak yakmaya başlar. Yönetmenin Selma'nın hikayesiyle böyle bir bağ kurmaya çalıştığına inanıyorum.

Evet kabul, oldukça post kolonyal bir hava var. Örneğin Selma hiç de Cezayirliye benzemiyor, ailenin yaşayışı bayağı Fransız hatta onların Selma'ya görücü getirmesini falan izlerken garipsiyorsunuz. Yani evet sekülerizm geleneksellikten tamamen kopuş değil çünkü geleneksel olan her zaman ruhani değildir fakat kurgu bunu çiğ bir şekilde sunuyor. Bir türlü Selma'nın ailesiyle olan ilişkisine dair oturtulamayan şeyler var. Sanırım en çok bu açıdan kolonyal bakış hakim. Yani esmer tenlilerin en Avrupalı haliyle tanıtılması söz konusu. Türkiye'de yapılan filmlerde de buna rastladığımız için belki de garipsemedim.

Filmde bir cinsel saldırı sahnesi söz konusu. Bunun ne kadar gerekli olduğuna dair beni düşündürdü. Oldukça hassas olan bu sahnelerin kurguya kilit bir nokta katmadığı sürece ne kadar gerekli olduğuna ihtiyatla yaklaşırım. Şerh düşmek istedim.

Oyuncular arasında bizim Elio'nun annesi var! Kraliçe yine güzelliğini koruyor. En sevdiğim sahne de onun oldu. Cezayirde islamcıların kapattığı sokaktan türbansız haliyle korkmadan geçen kadın bir doktor olarak biz seküler Türkiyelilere gurur dolu bir an yaşatıyor şimdiden söyliyeyim, o kısa sahneyi iple çekin...


LE BONHEUR





Varda'nın ''Mutluluk'' isimli bu filmini izlemeyi hep erteliyordum. Platformda denk gelince artık izlemenin vakti diye düşündüm.

Varda'nın kurgularında hep bir rahatsız edicilik oluyor ve bunu o kendi sinema evreniyle birlikte sunarak bizi akışın içinde tutmayı da ustalıkla beceriyor. Bu filmde de tam olarak bu ona has becerisini göstermiş. İki tane kadın arasında mekik dokuyan ''mutlu'' aile babası bir erkeğin kadınlara bakışını izliyoruz. Feminist damarlar kasılıyor, her şeyin tatlı tatlı ilerleyişi höf dedirtiyor fakat bir şekilde izlemeye devam ediyorsunuz. Sona geldiğinizde ise bir soğuk su etkisi. Hiç tatmin edici değil. Sinematik olarak belki ama ahlaki olarak hayır. Bir şey seziyorsunuz her şeyi aslında rahatsız edici kılmış olan...baş harfi P son harfi A: Patriyarka. 



 LA FILLE SUELE




''Yalnız Bir Kızın'' bir günü. Aynı günde hem hamile olduğunu öğreniyor hem de yeni bir işe başlıyor. Bu gün içinde vermesi gereken kararlar ve çözmesi gereken problemler olacak. Konum yine ve yeniden Paris. 

Valerie karakterinin gizemli halleri ve her şeye rağmen devam eden o kararlılığı hatta tüm olumsuzluklara rağmen kıkırdayışları tüm hikayeyi taşıyan şey olmuş. Bayılmasanız da onun için izliyorsunuz. Karakterle bir şekilde bağ kurup o günün nasıl biteceğine dair bir endişe taşıyorsunuz. 

Sonu beni tatmin etmedi yalnız. Çok ani, çok ileri ve baştaki kurgudan bağımsız kalmış. Hikaye temposunu bozan kesin bitişleri sevmiyorum. Sanırım konu filmler olduğunda oldukça postmodern beklentiler içine giriyorum. 




BENEDETTA


''Günahsız Rahibeler'' filmini küçük yaşlarda izlemiştim. O zamandan kalan bir etkiyle rahibelerin yaşamına dair filmlere karşı bir merakım var.

Benedetta 10 yaşındayken bir manastıra para karşılığı ''İsa'nın gelini'' olmak üzere verilen küçük bir kız. Yıllar sonra ise İsa'dan gelen işaretlerle ve hayatına katılan bir kadınla yaşadığı ilişkiyle bambaşka bir insan olduğunu keşfediyor. 

Homoseksüel film türünde olması izlememe neden oldu elbet. Dini baskının altında yaşanan bir lezbiyen aşkı görmeyi umuyordum. Fakat yönetmen aşktan çok homoerotizm vermiş. Erkek bir yönetmen olarak lezbiyenliği böyle yansıtması düşündürmedi değil. Onun dışında dönemin ruhu kostümlerle, ambiyansla yansıtılsa da filmlerden edindiğim tarih bilgisiyle bile bir manastırda bu derece serbest olunamayacağını ya da işlerin öyle hemen değişemeyeceğini söyleyebilirim.

Bu eleştirileri belirtmekle beraber izlenilmeyecek kadar kötü bir yapım olduğunu düşünmüyorum. Büyük bir beklenti içine girmeden şans verebilirsiniz. 


Öyleyse şimdiden:

İyi Seyirler

ve

çav.


7 Ocak 2022 Cuma

Bazı zamanlar, bazı şeyler.

 Burada hala bir yaşam var mı? Bilmiyorum, ben kendim için yazmaya geldim.

Uzun zaman sonra ilk kez bir şeyler yazıyorum ve nedense heyecanlandım. Cümleler bir çırpıda çıkmayacakmış gibi. Nereden başlayıp nereye bağlıyordum. Eski yazılara geçenlerde göz attım, hala oldukça okunanlar var. Oradaki kişiyle aynı kişi gibi hissetmiyorum. 20-21 Arası çok şey değiştirdi blog. Hiçbir şey aynı kalmadı desem yeridir. Elbette insan öyle tamamiyle değişen bir şey değil ama sanki 15 yaşındaki halime bakıyor gibi bir algıya büründüm. Yaşananların niceliğinden çok niteliği de önemli. Bir şey çok şeye bedel olabilir. Ben böyle bir şey olan çok şey yaşadım.

Aklımda günlük yazmak vardı fakat günlüğün sevmediğim bir yönü var. İnsan kendine karşı çok açık oluyor. Duygular fazla açığa çıkıyor. Bundan hoşlanmıyorum artık. Kendi derinliklerimizi bu kadar görmek reel dünyada acıdan başka hiçbir şey getirmiyor. En son uğraşımız olmalı kendimiz. Önce somut elimizde olanlar halledilmeli. Soyut kısma bir kez geçmek bir daha çıkmamak anlamına geliyor, kendimden biliyorum. O yüzden buraya yazıyorum çünkü ister istemez sansürlemem, kırpmam, detaysız kılmam gerekiyor. Daha sağlıklı ve hayat hikayesinin devamı gibi işlevsel de oluyor. Burayı öldürmek istemiyorum. Aynı kişi olmamam benim parçam olduğu gerçeğini değiştirmez ve ben buraya kadar gelen kendimin her halini olduğu haliyle kabul etmek istiyorum. Bu yaş için de aynısı olacağına eminim.

Bitişler zihinde yeni başlangıçları açıyor. Daha önce hiç düşünmediğiniz bir chapter açılıyor hani. Empatiyle ucundan kıyısından baktığınız şeylerin gerçekliğini görmek kişisel gelişimde level atlatıyor. Ailesel şeyler olunca bulunduğunuz kökün de varlığında bir kayma söz konusu. Neydik ne olduk, iyi oldu fakat her iyi olan şey bizde güzellikler getirecek diye kaide de yok. O yüzden hayırlısı demek genelde daha kolaydır. Sonuçtan emin olamadığın için en azından hayırlısı gibi olsun dersin. Öyle oldu. Bizle hem çok bağlantılı hem de bizim oldukça dışımızda yaşanan şeyler hayatımızı asıl etkileyen faktörlerdir. Müdahale edebilirsin etkin olmaz, karar senin değildir. Her şey benim dışımda olup karışır bana, dizeleri gibi yani. Düşün, birçok şey öyle. Bu eşyanın kanunu. Belirli sınırlara ulaşabilecek kapasiteyle var olduk. 

Bitişlerden sonra gelen başlangıçlar süspansiyon gibi. Ev arkadaşımla yılın başında eve çıktık. Her şey sorunsuz ilerliyor. Bulunduğum bu mahalle hakkında sana anlatmam gereken şey bir never say never olayı. İbret alabilirsin. Otobüsle geçerken burada nasıl yaşıyorlar ne garip yer diye bakardım. Tam olarak o bölgedeyim. Ya önceden öğrenmem gereken şeyler için bir şeyi çektim ya da dümdüz şom ağız. Biraz gettovari bir yer fakat evimizin içinden öyle demezsin. Yine bir safe-space ve gerçeklik meselesi. Hep cittaslow yerlerde büyüdüğüm için garipsiyorum. Saatlere dikkat etmek, site güvenliği olması, dar bir alanda var olup sadece toplu taşıma ile ulaşım sağlayabilmek...kendimi ilk zamanlar hala ne bu şehre ne de eve ait hissediyordum. Zaman ilerledikçe kişi evde temizlik yaptıkça, evet bu temizlikler belirleyici, oraya bağlanıyor. Şimdi aitliği sindirdim diyebilirim. Daha önce gözüme batan detayları sindirmiş durumdayım. Son kattayız, gökyüzüne ve ilerisine bakıyorum; manzara güzel, sigara içerken keyif veriyor. 

Yılbaşına girerken manifest işlerine daldım. Yılbaşı günü dilekler yazdık. 5 Tane içimden çok geçen şeyi yazıya döküp evimizdeki ağacın dibine gömdüm. İnan tüm enerjimi verdim, spesifik say desen sayamam. Zaman kapsülü deniyormuş buna, bu yıl ya da yaza kadar açıp bakınca neler olmuş neler geri tepmiş anlayacağım. Karantinadan sonra böyle işlere merak fırladı, ben de dahil. Astroloji, tarot hastası oldum. Güzel şeyler fakat her şey gibi fazlası kötü. Enerjimi kanalize edecek spiritüel şeylere her zaman ihtiyaç duyan biri oldum, hiç değişmiyor. İnanca dayanan her şeyden elimi çekmek beni çok fena bir umutsuzluğa sürüklerdi. Balık etkiliyim oldukça zaten. Fazlasıyla zıtlıklarım var ama. Koç, İkizler, Balık. En etkisini gördüğüm burçlar bunlar. Hepsi birbirinden alakasız fakat bir o kadar dengesiz. Potansiyel ise yüksek, işletilebilirse. Koçun cesaretini, İkizlerin zekasını ve Balığın yaratıcılığını çalıştırmam  lazım. Gerisi gelir bak. Üzerine çalışılacak şeyler, ben kulaktan dolma bilgilerle ve arkadaşım sayesinde öğreniyorum. İnanç sistemi gibi belirlemişliğim yok fakat bir idea olarak bende yeri büyük.

Farklı başlangıçlar da oldu, ilişkisel. Peşi sıra başladılar ve bittiler. Çok hızlıydı. Belki bakınca ortak kişi ben olarak sorumlu da benimdir. Victim rolünü sahiplenmekten nefret ederim. Dürüst olmak ve hissetmek pek bir arada olması gereken şeyler değil. Üzerine idealize etme durumun varsa bayağı şeytan üçgeni. Tercih yapmak lazım. Ya kuralına göre oyna ya hislerini bir çuvala koy ki bu benim gibi biri için imkansız, güdüsel yaşıyorum; ya da son seçenek farkındalığını törpüle yaşadığın her şeye bir malak kıvamında bak. Söylemesi kolay, kendime söylemem daha kolay. 2021 Bu açıdan da öğreticiydi en çok işte. Çok farklı kişilerle çok farklı deneyimler. Bazen bu yüzden ilahi olarak korunduğuma inanıyorum. Karşıma ne çıkarsa çıksın mutlaka bana kendim hakkında bir şeyi kabul etsem de etmesem de öğretiyor. Evren istiyorsan al sana getirdim ama sonuçlarına katlan diyor böyle. Katlandık, geçen yıla kilit vurup ilerlemek istiyorum. Bu konularda kırılmış hissetmek beni gerçekten her şeyden daha fazla yoruyor. Yine bir astrolojik konumumla aşırı bağlantılı, kafa şişirmeyeyim.


Yeni yıl hepinize güzellikler getirsin. Kutlama sofralarında buluşalım. ♥



Yazarken arkada tekrar tekrar çaldı.


28 Ağustos 2021 Cumartesi

Sonbaharı Karşılama Günlüğü ve Birtakım Düşünceler

Arayı açmadım bak, geldim. 

Kiraz saplı çay içiyorum. Bazen hiçbir şey yolunda olmasa bile çay içmek her şey yolundaymış gibi hissettirir. Bir de bitki çayıysa diyete başlama motivasyonunu tetikler. Maria'nın son podcastini dinliyorum. Sıcak bir duştan çıktım, hava duştan daha sıcakmış. Soğuk duş alamam nefesim kesiliyor gibi oluyor. 

Kedi sahipleneceksen bütün sokaktaki kedileri de sahiplendiğinin farkında olmak lazımmış. Bizim ufak ufak besleme işi büyüdü aşağıda baktığımız ikisini bugün kısırlaştırdık. Sorma hiç nasıl geçtiğini. Türkiye, biliyorsun; iyilik yapmak cezasız kalmaz, burnundan gelir. Sonuç olarak iyiler şu an, iki tane kardeş; biri kız biri erkek. Birbirlerine sokulup yatıyorlardı en son. Öyle içim acıyor ki blog. Bizimle aynı hissettikleri, sevgi duyup üzüldükleri öyle belli ki. Bazen sokakta daha fazlasını görmemek için odaklanmıyorum. O dramayı bünyem sünger gibi çekiyor. Üç dört gün misafir olacaklar sonra bahçede yer yapacağız. Keşke müstakil bir evim olsaydı kafasını fena halde yaşıyorum. Bir sürü kedi doldururdum. Rahat rahat mama verip yuva yapardım. Fena zaman, emek ve para istiyor gerçi; onlar da lazım. Birileri yapmalı ama işte, dünya diğer türlü dönmüyor. 

Ev yok. Olan evler pahalı. Kalan evler çirkin. Okulun açılmasına 22 gün var, bizim ev bulmamız gereken süre ise 15. Zaman çok hızlı akıyor. Ben açılacağını bile sindiremedim. İçimden bir ses tekrar kapanacak da diyor. Türkiye, biliyorsun. Hangisi mi tercih ederim? Bilmiyorum. İki türlü de hoşuma gidecek-gitmeyecek şeyler var. Mental olarak başlamaya net hazır olduğumu da söyleyemiyorum bak ama. Uzun zamandır evde olmanın konforu tekrar bölünecek. Günün sonunda kendi odamda olamadığım her yerde misafir gibi hissediyorum. O sakin kafa, koku ve eşyalar lazım bana. Çok inatçıyım dimi? Ahmet Erhan'ın ''Radikal bir çiceğim yalnız kendi saksısında açan.'' Dizesini bu yüzden kullanıyorum. Öyle. Fakat öyle olmakla problemim yok. Ergenlikte daha çok sorun ederdim. Neden böyleyim? Neden böyle olmak zorunda? Neden? Bir sürü neden. Şimdi kırıntıları var. 10 ise 5'e düştü, 3'ü zorlamaz. 

İnsan değişmez ve tarih tekerrür eder laflarına temkinliyim artık. Paris İşçi Üniversitesindeki Felsefe derslerinden notlarla derlenmiş bir kitap anlatıyor. Materyalizm söz konusu olan tabi. Her şey devam ediyor, aynı nehirde iki kez yıkanmaz, tez-antitez-sentez, madde şeyden önce gelir, şeylerin bizim görüşümüzden hariç varlıkları vardır...Diyalektik materyalizm hani Marx'ın olan modern hali. Marx tüm bu hikayeyi insanlık tarihine uyguladı ve her şeyin bir sınıf savaşımı halinde olduğunu fark etti. Bu yüzden Kapital çökecek diyor, çünkü sürekli kendi düşmanlarını kendi yaratıyor yani işçi sınıfını. Er ya da geç sentez olmak zorunda. Sonrasında proletarya diktatörlüğü...diye gidiyor. Her şey bir başkalaşım ve ilerleme halinde. Ölümün içinde yaşam, yaşamın içinde ölüm. Tavukla yumurta ilişkisi. Her şey bir zıttı ile var olur mottosu. Yani çatışım ve tezatlıklar kötü değildir. Bak insandan da öyle demek ki. Ben bunu diyalektikle ifade etmeden aynı terimsel ifadeleri kullanmıştım. Yani sonuç? Diyeceksin. Şöyle ki kendi tarihimizde ilerliyor, kişisel olan. Bizim kendimizle olan ilişkimiz. Hep bir çatışma işte, yaşamayan yoktur. Bundaki devinimler dışarıya ''değiştin'' olarak yansıyor. Yalnız günün sonunda aynı kişi hissedip öyle yorumlamamızın sebebi aynı zamanda bir çember döngü de mevcut. İdealizm gibi kendini yenileyen bir çember değil. Daha kompleks. Yani hep kendimizizdir, demekten çok hep kendimize döneriz, demenin daha materyalist olması gibi. Çok mu uzattım? Bir kitap okudum diye çözmedim işi elbet. Sadece tarihimiz tekerrür etmiyor belirtmek istedim. Her şey her an çok farklı, biz de. Kendimize üzülmekten hatta belki Sartre demişti ''Üzülmeyi tercih etmekten'' vazgeçmeliyiz. Show must go on. (Çok kolaydı!)

*Podcasti azıcık daha dinleyip geldim, dinlerken yazamadığımı fark etmiştim, çay soğudu, hava serinledi*

Sonbahar geldi. Pumpkin Spice Latte çıkmadan inanmak istemiyorum. Bir de sırtıma ince hırka geçirmeden. Yeşil kazak giymeden. Doğa da döngü halinde bak, hep değişir ama döngü devam ediyor. (Geçmiştik bunu.) Eylül stres demek bir yandan. Öğrenci olduğun sürece bu böyledir. (Bunu da geçmiştik.) Her yazıda illa bir plan sıkıştırırdım araya. Bu sefer kendimi kendime bırakıyorum. Planlar yazılmak değil bir amaç uğruna gerçekleşmek için var zaten. Yine de içime sinen bir ev bulsam fena olmaz ya. (Bunu enerji yollayıp geçelim.)

Yan sekmeleri gezmekten dikkatim dağıldı. Twitter saatlerimi yiyor bazen. Karşılığını sinir sistemi bozukluğuyla ödüyoruz. Okul başlayınca azalır illa, gündemi okur bir iki saçmalayana bulaşır, isyanımı eder çıkarım. Göreceğiz.

İçime sindi bu yazı. O yüzden senin neler yaptığını da duymak istiyorum. Yazarsan sevinirim.

çav.

12 Ağustos 2021 Perşembe

Yazmaya Isınmak ve Birtakım Şeyler Daha

 Selam blog.

Yazma yetimi kaybedip etmediğimden edişeleniyorum öyle uzun zamandır bir şeyler karalamadım ki kesin hamlamışımdır, saçmalarsam şimdiden af ola.

En son nerede kalmıştık inan hatırlamıyorum. Fakat yazın başını milat alırsam güzel ilerlediğini söyleyebilirim. Arkadaşlarımla tatile çıktım, kısa da olsa bir iş tecrübem oldu (işçilik çok zor bir şey, haksızlık dolu ve bahsedilen devrim bir an önce gelmeli) sonra ehliyetimi aldım, ardından bir İzmir macerası daha oldu (eski yazılardan alışkınsındır, bu sefer abimdeydim her şey müthişti ayrıca İzmiri çok özlemişim, bu şehir bir türlü beni kabul etmese de kim bilir belki mesleğe başlarken dönebilirim -inş-) geri kalan rutin hayat. Havalar fena halde sıcaktı zaten. Hiç sevmiyorum sıcağı, resmen anksiyetem azıyor. Bir de cilt rutini işlerine falan taktım güneş gittikçe gözüme sevimsiz görünmeye başladı. Allahın güneşi neden bize zarar verip çirkinleştirir ki? Zoru ne?

Gündemden yakınıyordum ya hep artık twitter ile bu kotamı dolduruyorum. Merak eden en aşağıya kaydırıp ulaşabilir. Yalnız her şey gittikçe şiddetleniyor. Böyle bir ülkede büyümüş olmak kim bilir ne hasarlar bırakıyor hepimizde. Fiziksel ve ruhsal sağlımız hatta cilt problemlerimiz bile burası yüzünden, eminim valla. Eskiden hayatın bir ucundan bir şekilde tutar pozitif kalıp ilerlerdik ama şu an yönelen tehlikeler, yaşananlar ve bulunduğumuz komünitelerin toksikleşmesi öyle gerçek öyle çarpıcı ki sağdan soldan ortadan yumurta fırlatılıyor da sahnede oradan oraya kaçmaya çalışıyoruz sanki. Yazık vallahi, bazen yaşamlarımıza acıyorum. Tabi yelkenleri suya indirmiş de değilim. Dünya böyle bir yer. Gelen tehlikelere karşı mücadele etmek doğamızda var, yok edemeyiz.  Aynen yaşamaya, hayal kurmaya ve bir şeyleri sevmeye devam.

Son birkaç yıldır inandığım ve deyim yerindeyse kefil olduğum birçok şeyin aslında içinde olmadığımı hatta dışlandığımı fark etmek sarsıcı bir deneyim oldu. Bunu hissetmenin önemli olduğunu düşünüyorum çünkü günün sonunda çoğumuz farklı seslerle de dolu olsa bazı yankı odalarına sıkışabiliyoruz. Kendi adıma bir bir terk ettiğimi söyleyebilirim. Yine de o açıklık ve konuşabilme için yeterince cesur değilim sanırım. Olduğum kadarını geliştirmeye çalışıyorum. Önemli olanın da bu olduğunu düşünmekteyim. Belki ilerde açarım bu konuyu tekrar, şimdilik kapatayım.

Eylüle tarih verdi bizim üniversite. Ev bakıyoruz arkadaşımla fakat hala düzgün bir tane bulamadık. Gerçekten güzel olan bir tane vardı o da zaten çoktan tutulmuş sırf arayalım diye bırakmışlar yani...Öyle berbat eşyalı evlere öyle yüksek kiralar istiyorlar ki evsiz kalırım daha iyi düşünüyor insan. Bir de okul tekrar kapanır mı korkusu içinde bakınca bari ağırdan alalım diyoruz. İşler karışık anlayacağın. Oldum olası sevmem zaten sonbaharın gelişini. Tamam pumpkin spice latte güzel ama onu içene kadarki süreç ani masraflar, düzen kurma çabası ve toplanmalarla dolu. Kalan şu 1.5 ayı bunlarla geçireceğim. Bir yandan da tekrar bir ayrılık kafasına girmek üzüyor. Kaplumbağa gibi odamı sırtımda taşımak istiyorum içinde kedim de olsun hatta annem ve kız kardeşim de falan...birtakım hayaller olabilir başlık.

Hadi bir film bir kitap önerisiyle sonlandırayım. (bu yoktu içimden geldi)

Kitap Yaşar Kemalin İnce Memed'i. Okurken tüylerim diken diken oldu sürekli. Bizim memlekette, Osmaniye-Çukurovada, geçiyor tüm hikaye. O ağanın insanlara zulmü, kadınların ve çocukların yaşadığı içime oturdu resmen. İlk ciltten kinle doldum. Eşkıyaların tarafında yerimi aldım. Annemden aldığım bir bilgiye göre de Memed'in saklanacağı bir aşiret anneannemin aşiretiymiş. İple çekiyorum yeni cildi okumayı, bu info üzerine araştırma yapacağım. İnsanın kendinden, dilinden ve toprağından bir şeyler okuması ne güzelmiş. Türk edebiyatına daha çok yönelmek lazım, arada kaynıyor.

Film de Türkiyeden olsun o zaman. ''Geçen Yaz'' Netflixte var. Bilirsin yaz aşklarına bayılırım o yüzden bu filme de bayıldım. Oyunculuklar muazzamdı. Normalde bu tarz gençlik filmlerinde replikler dile hiç yakışmıyor yalnız bu filmde o bayağılık yok. Şans verebilirsiniz.

Böyle bir ısınma turu olsun parmaklarım için. Havalar soğudukça daha güzel yazılar çıkacağına inanıyorum, tabi yazarsam...


Kendinize iyi davranın.

çav.


İzmirden