Film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Şubat 2022 Pazar

MUBI'den Seçme Film Önerileri

 Filmler hakkında konuşmayı özledim. 

Tatilin başlangıcında bir MUBI hesabı açtım, sonunda, aslında amacım ''Merhaba Canım'' belgeselini izlemek olsa da derya deniz Fransız sineması listesini görünce bir miktar delirip onu unuttum. Herkese hitap edeceğini düşünmesem de sinemaseverler için güzel filmler seçilmiş. Olayı tam bilmediğim için örneğin Rohmer'in her filmi var sanıp sevinmiştim ama katalog gibi listelenmiş olsalar da izlemeye açık olanlar daha az sayıda. Yine de elinin altında böyle bir arşivin olması güzel. Eğer overall nasıl bir platform olduğunu merak ediyorsanız rahatlıkla önerebilirim.

Şimdi Ocak ayında izlediğim ve izlemeye değer gördüklerimin listesine gelelim:


SHIVA BABY



Bu film hakkında biraz iddialı konuşacak olabilirim ama benim için mükemmeldi. Tam olarak bir filmden ne bekliyor ve almak istiyorsam bana onu verdi. Kurgu, çekimler ve oyunculuklar hani böyle güzel bir kitap okuduktan sonra gelen doyma hissi vardır ya, işte o hissi hatırlamamı sağladı.

Danielle üniversitede gender çalışan bir genç kadın. Sugar Daddy'si ile buluştuğu aynı gün ailesiyle bir cenaze törenine katılıyor. Aynı cenaze törenine oldukça eski bir kız arkadaşı ve karşılaşmayı hiç beklemediği biri daha katılıyor. O andan sonra tek mekanda Danielle'in hem ailesiyle, hem misafirlerle hem de kendiyle verdiği deyim yerindeyse amansız mücadeleyi izlemeye başlıyoruz.

Şunu belirtmeliyim ki film gerçekten anksiyete azdırıcı. Bebek ağlayışları, yeme bozukluğuna olan atıflar, tek mekanda sıkışık kalma durumu...İzlerken bir ara balkonda sigara molası verebilirsiniz. Bu gerçekliği katan kesinlikle yönetmenin başarısı diye düşünüyorum. Kadın bir yönetmen olmasına ekstra sevindim hem de kendisinin ilk uzun metraj yapımıymış. İsmini not ediyorum bundan sonraki işlerini havada kapacağım: Emma Seligman. (Wow bu arada, 26 yaşında kendisi. Müthiş.)

Film birçok açıdan bizim jenerasyona da hitap eden öğeler barındırıyor. Gender çalışmak, sugar daddy mevzusu, ex aşklarla beklenmedik durumlar, akraba baskısı...Hepsi zorlama olmayan, doğal akışında ilerleyen bir sentezle sunulmuş. Sen aşina olduğun şeylerin içinde kendini konumlandırırken aynı zamanda o relate olma hali sebebiyle aklından senaryolar yazma imkanı da buluyorsun. İşte doyurucu bir film olarak buna diyorum ben!


CIGARE AU MIEL



Kadın yönetmenlerden devam ediyoruz!

Öncelikle söylemeliyim ki bu filmi Letterboxd yorumlarına bakıp izlemek isterseniz bir miktar soğuyabilirsiniz. Fakat ben soğutan yorumları bertaraf etmek üzere yazacağım, bakalım.

Selma, entelektüel ailesiyle Pariste yaşan üniversite öğrencisi genç bir kadın. Ülkesinde radikal islamcı bir devrim yaşanırken biz Parisyen seküler bir ailenin kızının bu geleneksellik ve modernite arasında cinselliği-sevgiyi keşfedişini, anlamlandırmaya çalışmasını izliyoruz. Tam bu açıdan Kuzey Afrika-Ortadoğu coğrafyasının bize çok yakın olduğunu düşünüyorum. O doğu ile batı arasındaki çatışma en çok moderniteyi bir ucundan tutmaya çalışan genç nesilde hissediliyor. Değişim hegemoniktir, cinsellik de öyle. Gençlik devrim fitilini de bu keşfedişlerle birlikte yaşayarak yakmaya başlar. Yönetmenin Selma'nın hikayesiyle böyle bir bağ kurmaya çalıştığına inanıyorum.

Evet kabul, oldukça post kolonyal bir hava var. Örneğin Selma hiç de Cezayirliye benzemiyor, ailenin yaşayışı bayağı Fransız hatta onların Selma'ya görücü getirmesini falan izlerken garipsiyorsunuz. Yani evet sekülerizm geleneksellikten tamamen kopuş değil çünkü geleneksel olan her zaman ruhani değildir fakat kurgu bunu çiğ bir şekilde sunuyor. Bir türlü Selma'nın ailesiyle olan ilişkisine dair oturtulamayan şeyler var. Sanırım en çok bu açıdan kolonyal bakış hakim. Yani esmer tenlilerin en Avrupalı haliyle tanıtılması söz konusu. Türkiye'de yapılan filmlerde de buna rastladığımız için belki de garipsemedim.

Filmde bir cinsel saldırı sahnesi söz konusu. Bunun ne kadar gerekli olduğuna dair beni düşündürdü. Oldukça hassas olan bu sahnelerin kurguya kilit bir nokta katmadığı sürece ne kadar gerekli olduğuna ihtiyatla yaklaşırım. Şerh düşmek istedim.

Oyuncular arasında bizim Elio'nun annesi var! Kraliçe yine güzelliğini koruyor. En sevdiğim sahne de onun oldu. Cezayirde islamcıların kapattığı sokaktan türbansız haliyle korkmadan geçen kadın bir doktor olarak biz seküler Türkiyelilere gurur dolu bir an yaşatıyor şimdiden söyliyeyim, o kısa sahneyi iple çekin...


LE BONHEUR





Varda'nın ''Mutluluk'' isimli bu filmini izlemeyi hep erteliyordum. Platformda denk gelince artık izlemenin vakti diye düşündüm.

Varda'nın kurgularında hep bir rahatsız edicilik oluyor ve bunu o kendi sinema evreniyle birlikte sunarak bizi akışın içinde tutmayı da ustalıkla beceriyor. Bu filmde de tam olarak bu ona has becerisini göstermiş. İki tane kadın arasında mekik dokuyan ''mutlu'' aile babası bir erkeğin kadınlara bakışını izliyoruz. Feminist damarlar kasılıyor, her şeyin tatlı tatlı ilerleyişi höf dedirtiyor fakat bir şekilde izlemeye devam ediyorsunuz. Sona geldiğinizde ise bir soğuk su etkisi. Hiç tatmin edici değil. Sinematik olarak belki ama ahlaki olarak hayır. Bir şey seziyorsunuz her şeyi aslında rahatsız edici kılmış olan...baş harfi P son harfi A: Patriyarka. 



 LA FILLE SUELE




''Yalnız Bir Kızın'' bir günü. Aynı günde hem hamile olduğunu öğreniyor hem de yeni bir işe başlıyor. Bu gün içinde vermesi gereken kararlar ve çözmesi gereken problemler olacak. Konum yine ve yeniden Paris. 

Valerie karakterinin gizemli halleri ve her şeye rağmen devam eden o kararlılığı hatta tüm olumsuzluklara rağmen kıkırdayışları tüm hikayeyi taşıyan şey olmuş. Bayılmasanız da onun için izliyorsunuz. Karakterle bir şekilde bağ kurup o günün nasıl biteceğine dair bir endişe taşıyorsunuz. 

Sonu beni tatmin etmedi yalnız. Çok ani, çok ileri ve baştaki kurgudan bağımsız kalmış. Hikaye temposunu bozan kesin bitişleri sevmiyorum. Sanırım konu filmler olduğunda oldukça postmodern beklentiler içine giriyorum. 




BENEDETTA


''Günahsız Rahibeler'' filmini küçük yaşlarda izlemiştim. O zamandan kalan bir etkiyle rahibelerin yaşamına dair filmlere karşı bir merakım var.

Benedetta 10 yaşındayken bir manastıra para karşılığı ''İsa'nın gelini'' olmak üzere verilen küçük bir kız. Yıllar sonra ise İsa'dan gelen işaretlerle ve hayatına katılan bir kadınla yaşadığı ilişkiyle bambaşka bir insan olduğunu keşfediyor. 

Homoseksüel film türünde olması izlememe neden oldu elbet. Dini baskının altında yaşanan bir lezbiyen aşkı görmeyi umuyordum. Fakat yönetmen aşktan çok homoerotizm vermiş. Erkek bir yönetmen olarak lezbiyenliği böyle yansıtması düşündürmedi değil. Onun dışında dönemin ruhu kostümlerle, ambiyansla yansıtılsa da filmlerden edindiğim tarih bilgisiyle bile bir manastırda bu derece serbest olunamayacağını ya da işlerin öyle hemen değişemeyeceğini söyleyebilirim.

Bu eleştirileri belirtmekle beraber izlenilmeyecek kadar kötü bir yapım olduğunu düşünmüyorum. Büyük bir beklenti içine girmeden şans verebilirsiniz. 


Öyleyse şimdiden:

İyi Seyirler

ve

çav.


2 Ağustos 2020 Pazar

Yenilikler,Planlar ve Birtakım Farkındalıklar ☕

Geldim blog.Uzun bir ara verdim biliyorum,yazmayı fena halde özledim.

Taşınma işleri bitti.Yeni evdeyiz,yeni odamdayım.Taşınma süreci bu sefer öncekilerden de daha zordu.Şimdiki dairemiz daha büyük ve bizden önce gelen temizlikçiler hiçbir şeyi neredeyse ellememişti.Baştan tekrar tekrar temizlik yaptık.Sinir bozucuydu.Yerlerdeki sigara izmaritleri bile duruyordu o derece söyleyeyim.Şükür yerleştik ama.Tabi hala eksikler çıkıyor.Odamda yapmak istediğim şeyler var,her şey hallolduktan sonra sizinle paylaşırım.Şimdiki evimiz Çanakkale'nin çok daha farklı bir bölgesinde.Artık şehrin diğer bir yakasına yakınız öyle hayal edebilirsin.Komşularımız çok tatlı insanlar.Taşınma sürecinde iki daireden de atıştırmalık şeyler geldi.Daha önce alışkın olmadığımızdan şaşırdık mutlu olduk.Bir aile de geçen gün bayramlaşmaya geldi.Kibar insanlarla bir arada olmak bazen evin kendinden bile önemli oluyor,o açıdan şansımız yaver gitti.Konum olarak henüz tam alışamadık gibi.Önceki evimiz her yere o kadar yakındı ki şimdi garipsiyoruz.Büyük şehirler için hiçbir şeydir eminim bahsettiğim mesafeler ama bize fazla gelebiliyor.Kendi adıma büyük oranda alıştığımı söyleyebilirim,mutluyum.

Bu işlerle meşgulken birçok şeyi boşladım başta blog olmak üzere tabi...Fakat gündemi olabildiğince takip etmeye çalıştım.Özellikle hukuki gündemi elimden geldiğince gözlemlemeye çalışıyorum.Aslında bakarsan blog Türkiye'de hukuki bir tartışma bile yok.Her şey o kadar siyasallaştı ki insan haklarını bile siyasetten bağımsız düşünebilecek noktada değiliz,ne acı.Fakültelerde öğrenilenle gerçektekinin pek bir alakası yok.Olsun istiyoruz,istemekten de vazgeçmeyiz.Bazen kendimiz çalıp kendimiz oynuyoruz gibi hissediyorum.Hiçbir şey mi istediğimiz gibi gitmez,hep mi acı hep mi katliam...Nereye kadar? Hepimiz mi gideceğiz bu şekilde? Bu konular hakkında yazmak istediğim ayrı bir blog açmaya çalıştım ama hüsran oldu.Hiç beceremiyorum inan,bana tavsiye edebileceğiniz bir platform olabilir mi? En kötü burada da gündeme dair bir şeyler karalamak istiyorum.Bazı şeyler sürekli konuşulmalı,konuşmaktan bıkmalıyız hatta,sonra yine konuşmalıyız.Bugün yaşanan tartışmalar ve kaos o bıkmaz usanmaz konuşmaların ürünü.

Geçen gün ilk defa terapistimin önerdiği gibi sorunlarıma bakmayı başarabildim.Önce neden öyle hissettiğimi sorguladım sonra 3. bir gözmüş gibi değerlendirmeye çalıştım.Yaptığım araştırma ve okumalar sonrasında da kaygılı bağlanma özelliklerine sahip olduğumu gördüm.Tam olarak öyleyim diyemem çünkü psikoloji çok kompleks bir şey.Belki bu ilişki de ortaya çıkmış olabilir ama yarın farklı şekilde kendini yok edebilir.Fakat özelliklerini taşıdığını görmek beni rahatlattı.Çünkü sebep varsa çözümü de devamında gelebilir.Kaybetme korkusu dediğimiz birçok şey aslında salt karşımızdaki insanla ilgili değil.Bizimle ilgili olan kısmı büyük.Evet karşımızdakini seviyor olabiliriz ama bilinçaltımızda var olan kaygılı bağlanılmışlık bize sürekli bir şeylerin yolunda gitmediğini fısıldayabiliyor,her hareketten bu şekilde bir anlam çıkarıyor,kendimizi kendimize yargılatıyor.Bunun birçok psikolojik şeyde olduğu gibi bebekliğimizle-çocukluğumuzla ilgisi varmış.Daha çok annenin davranışları üzerine bulgular gördüm.Fakat anneci ebeveynliği kabul edesim gelmiyor.Ebeveyn dediğimiz zaman neden sadece anne büyük bir sorunmuş gibi kalıyor? Toplumdaki baba sorunu tartışılandan çoook daha fazla değil mi? Freud kesin bir şeyler demiştir bunun hakkında.Onu da ne kadar seksist bulsam da psikolojik tespitlerini eleştirmek haddime değil zaten yaşadığımız dönem bile bambaşka.Kaygılı bağlarımızı nasıl koparıp güvenli hale getirebiliriz ki? Bence zor.Yani hep o şekilde sevmeyi öğrenmişsek aksini yapmak kendimizde değilmiş gibi hissettirir.Burada devreye ''fake it until you make it'' girebilir.Bir videoda şundan bahsediyordu: İnsanlar olarak hayatta kalma içgüdümüzle olaylar yaşadığımızda çok hızlı karar veririz.Bu avcı-toplayıcı insandan bize ulaşan bir kalıtım gibi düşünülebilir.Örneğin sevdiğiniz birinin size soğuk yaptığını düşündüğünüzde hemen yazıp düzeltmek istersiniz.Bu kendinizi kurtarmak için aklınıza ilk gelendir fakat en doğrusu veya romantiği demek değildir.Önemli olan,mesaj üzerinden devam edersek,o mesajı neden yazdığınıza karar vermek.Gerçekten sevdiğiniz kişiyle konuşmak için mi? Kaybetme korkusu yüzünden mi? Çok hoşuma gitti blog bunu kendimde fark etmek.Her ilişkilenmem de bu özelliğimi hatırlayacağım.Tabi bence karşı tarafın da etkisi büyük.Bazı insanlarda kaygılı bağlanma ilişkilerinden sonra ortaya çıkmış mesela.Bazen dümdüz karşınızdaki dengesiz biri oluyor.Onun dengesizliğine ayak uydurmak için kendimizi de kurcalamamak lazım.Günün sonunda biz bizim davranışlarımızdan sorumluyuz,kendimizi tanımak onu tanımaktan da daha önemli ve uzun sürede sağlıklı.

Bu Cumartesi Osmaniye'ye gidiyoruz.Bir haftalık memleket tatili olacak.Yaylaya çıkacağız,kebap yiyeceğiz,şalgam içeceğiz...oh! Bu sefer daha fazla fotoğraf çekmeye çalışırım.Öncekinde eksik olduğunu anımsadım.

Kafam biraz karışık blog.Anlatacak bir şey de bulamıyorum yazasım gelse de,en iyisi kararında bırakmak.Gitmeden dün izlediğim bir filmi önermek istiyorum.İran Sinemasından :') Leila Hatami oynuyor.İsmi ''Dar Donya ye to Saat Chand Ast?'' yani ''Senin Dünyanda Saat Kaç?'' Çok duru bir romantik film.İran sinemasından daha önce defalarca kez hayranlıkla bahsetmiştim zaten,izleyin mutlaka derim :)


🌻🌻🌻




‎در دنیای تو ساعت چند است؟








3 Nisan 2020 Cuma

Farklı Duygular,Kitaplar,Filmler ve Şiirlerim ☕


Günlerin hiçbir anlamı kalmamış gibi.Saatler de keza öyle.Her gün birbirinin aynısı.Ekstra dışarıda yaşanan bir plan olmayınca insan her şeyiyle kendi içine dönüyor.Ailesine,hayatına,benliğine...sevmedim desem bu olayı yalan söylemiş olurum.Belki de herkesin böyle bir soluklanmaya ihtiyacı vardı.Yenilenmeye başladığıma artık eminim.Her açıdan hem de.Mutluyum bu yüzden blog.

Son okuduğum kitap ve terapistim bana mental açıdan çok iyi geldi.Farklı düşünmeye başladım ve bunu zorlayarak yapmıyorum.İçimden geliyor,o olaya öyle değil böyle bakacağım diyorum ve bakıyorum.Formül şu aslında: Bugüne kadar ne yapıyorsan tam tersini yap.Normalde şu olay yaşandığında ani bir tepki verir kızar mıydın? Kızma.O olaya sesini çıkarmaz kabul mü ederdin? Etme.Kendine karşı bir *çelınç gibi hayal edebilirsin.İyi hissettim bu yüzden.Daha önce yapmaya çekindiğim şeyleri denedim mesela şu iki haftada.Babamla araba sürmeye başladım.Beklediğimden çoook daha kolay bir şeymiş.Hatta fazlasıyla basit geldi desem abartmış olmam.Sadece acemi olduğum için dönüşler vs. gibi teknik olaylar zorluyor.Bir de şu debriyaj...midem bulanıyor her dur kalkta.Fakat kolay çözeceğe benziyorum,bu konuda kendime güvenim tam.Bir de yemek yaptım ilk kez blog! Aslında mutfakta anneme yardım ederdim ama hep basit şeyler.Sofrayı kurma,bulaşık dizme vs. Bu sefer bildiğin yemek yaptım! Anasınıfında patates baskı yapıp eve anneme göstermeye gelmiş gibi mutluydum.Barbunya ve meyhane pilavı yaptım.Çünkü en sevdiğim iki yemek :') Onlar da beklediğimden kolay çıktı.Sulu yemek yapmak hamur işlerinden daha keyifli.Böyle karıştırıyorsun bir şeyleri ve bir şey çıkıyor.Aslında mutfak çok matematiksel ve kimya bilgisi falan gerekiyor.Keyif aldım ki hiç sevmezdim mutfakta bir şeyler hazırlamayı falan.Eve çıkmadan önce aile evinde böyle böyle denemeler yaparak hazır olmak istiyorum.Onun dışındaki ev işlerini zaten herkes kadar beceriyorum.

Dehşet güzel iki film izledim fakat onlara gelmeden okuduğum kitaptan bahsedeyim.Ursula'nın ''Karanlığın Sol Eli''ni okuyorum.Bu kitabı da yaptıklarımın tersini yapma adına aldım.Aslında bilim kurgu okumam yani uzun zamandır okumadım desem daha doğru olur.Fakat bir tık özlediğimi hissettim.Sanırım biraz da bu dünyadan daha da bir uzaklaşmak istedim.Aynı zaman da Amerikan Edebiyatına karşı da ön yargılıydım.Dilleri bana biraz yavan geliyordu.Böyle akmıyor sanki anlatımları.Ursula bu iki tabumu da parçaladı.Kitapta miss gibi bir kurgu ve akış var.Sadece ben bilim kurguyla haşır neşir olmadığımdan fazlasıyla yabancı öge aklımı karıştırıyor.Kitabın konusu herkesin çift cinsiyetli olduğu Kış adlı bir gezegende geçiyor.İktidar,krallık,cinsiyet,aşk,sınıf gibi birçok tema bizden çok farklı bir evrende işlenmiş.Aslında bir tık ütopya gibi.Fakat Ursula bilim kurgunun yalnızca kurgu uğruna olduğunu,bir ders verme veya sorumluluk alma zorunluluğunun olmadığını söylüyor ön sözünde.Ayrı bir yazısını yazarsam bu sözlere daha fazla değinirim çünkü çok şey düşündürdü ve hoşuma gitti.

Filmlerden bahsederken bile heyecanlandım çünkü özlemişim böyle kurgularla tanışmayı.İlki Agnes Varga'nın Vagabond'u.Bu yönetmeni vefat ettikten sonra feminist sayfalar aracılığıyla tanıdım.Film otostop çekerek gezen bir kadının ölü bulunmasıyla başlıyor ve film boyunca bu kadının o ölüme gitmeden önce yaşadıklarını,onunla tanışanların ifadelerini dinliyoruz.Filmin Türkçe adı ''Yersiz Yurtsuz'' tam olarak da bu tabirdeki gibi Mona isimli genç kadın yarının planını kurmadan ilerlemeye devam ediyor.Neden bunu yaptığını vs. de bilmiyoruz.Mona sadece ilerliyor,geziyor,kamp yapıyor.Yeri geliyor onun gibi özgür olmak istiyorsunuz yeri geliyor onun kaybolmuş biri olduğunu düşünüp acıyorsunuz.Bu ikilemler arasında hem kendi hayatınızı sorguluyor hem de Mona hakkında ifade veren insanlardan toplumun kadına olan bakış açısına şahitlik ediyorsunuz.Bu gezgin bir erkek olsa neler değişirdiyi düşünüyorsunuz.Tabii Mona'nın nasıl öldüğünü de merak ediyorsunuz.Onun ölümünün nasıl olduğunu tahmin etmek de bir yandan içinde bulunduğumuz erkil toplumun bizim psikolojilerimizi nasıl etkilediğinin içsel bir örneğini gözler önüne seriyor.İzleniseli bir film.Monotonluğunun içinde akıp giden güzel bir kurgusu var.




Joan Baez - Baby I'm Gonna Leave You


Diğer filmimiz ise benim favori yönetmenlerimden Kieslowski'nin Öldürme Üzerine Kısa Bir Filmi.Bu filme de tesadüfen denk geldim ve yönetmenine-konusuna bakıp direkt başladım.Burada da yersiz yurtsuz diyebileceğimiz fakat Monadan daha katı ve serseri olan bir genç erkeğin yaşadıklarını izliyoruz.Şehirde avare avare gezerken çeşitli bilinçli kötülükler yaparak ilerliyor.Daha sonra üstüne bir taksiciyi deyim yerindeyse süründürek öldürüyor.Daha sonra genç bir avukat ki filmin konusu bu yüzden ilgimi çekti onun avukatlığını yapıyor.Burada kilit nokta şu ki öldürülen taksici oldukça leş bir insan.Kötü fikirli,kalpli ve film bize bunu tepeden tırnağa hissettiriyor.Bu ölüm hakkında nasıl düşünmeliyiz o halde? Hukuk sisteminin cezaları kişiyi terbiye ettirmek için midir yoksa sadece diğerlerini caydırmak için midir? Farklı bir kamera açısıyla izlediğimiz son derece sanat kokan bu filmin içinde böyle sorulara kendi içimizde cevaplar arıyoruz.Şu karantina günlerinde içimize dönmüşken tam da bu tarz filmlere ihtiyacımız olduğunu düşüyorum.Eklemeden geçemeyeceğim filmin müzikleri de her Kieslowski filminde olduğu gibi tüylerinizi diken diken edici derecede muazzam.Dünyadan böyle özel ruhların geçtiği bilerek yaşamak ilham veriyor bana.




Dekalog Part 12 Sountrack


İlham demişken bu sıra şiir konusunda da oldukça üretkenim.Şu iki haftada üç tane şiir yazdım.''Poemia'' adlı bir uygulamada *dorianil ismiyle yayımlıyorum.Yalnız bu uygulama beni pek kesmedi.Farklı yerlerde de yayınlama peşindeyim.Belki sadece şiirlerim için ayrı bir blog açabilirim ya da bildiğiniz daha etkin bir uygulama,site vs. var mı? Ben de araştıracağım.Güzel şeyler çıkardığıma inanıyorum.Gece gelen ilhamın yazdırdığı şeyler sabah da aynı şeyleri hissettiriyorsa o yazıdan emin olurum,şükür ki öyle oldu.

Bu yazıya şiir eklersem çok uzun olabilir bir de kel alaka olmasın şimdi.Belki ayrı yazılar halinde burada bile yayınlamaya başlarım,bir tanesini önceki yazılarda yayınlamıştım bakabilirsiniz.

Öyle işte...5 Nisan doğum günüme iki gün kaldı...Evde geçirmek zorunda kaldığım için kırgınım biraz.Fakat bu benim şanssızlığım değil o yüzden kişisel almıyorum.Dünyada onca felaket olurken buna canımı sıkamayacağım.Yine de 20. yaşım için hep heyecanlıydım.Daha coşkulu geçirmeyi isterdim o günü.Neyse bakalım.

Kendinize iyi bakın,sağlığınıza dikkat edin ve mümkünse evinizde kalın.Tumblrda güzel bir söz okudum iliştireyim: Eve tıkılmadın,evde güvendesin.Bakış açısı.

Sevgiler,

çav.

10 Şubat 2020 Pazartesi

4 Aventures de Reinette et Mirabelle // Film 🍓


Yine bir Eric Rohmer filmi ile karşınızdayım! Filmden kareler karşıma sürekli çıksa da bir türlü izleme sırası gelmemişti.Ne zamandır Rohmer'dan bir şey izlemediğim için bu filmi izlemek her şeyden önce iyi hissettirdi,kulaklarımın pası silindi,dinlendim,düşündüm,kendi içimden yorumladım ve yine her filminde olduğu gibi estetik anlamda tatmin oldum.


Filmimiz Paristen tatile gelen Mirabelle'nin bisiklet tekerinin patlamasıyla başlıyor.Orada yaşamakta olan Reinette'in yardımıyla bisikleti tamir ediyorlar.Ardından beraber yemek yerken Reinette ona filmdeki ilk macera olan ''Mavi Saatten'' bahsediyor.Bu saat dünyanın bir dakikalığına tam sessiz olduğu bir saatmiş.Gece kuşları susarken bir dakika sonra sabah kuşları ötmeye başlıyormuş.Ona bunu gösterebilmek için kalmasını ister.Mirabelle de teklifi kabul eder.Fakat ilk gece bunu bir arabanın sesi yüzünden başaramazlar Reinette'nin üzüldüğünü gören Mirabelle bir gece daha kalır ve diğer gece o anı yakalamaya çalışırlar.Böylelikle iki genç kızın Parise uzanacak arkadaşlıkları ve maceraları başlar.



Mirabelle gürültüye alışmış,sistemin bozukluğunu fark eden ve etik anlamda daha aykırı olan bir insanı temsil ederken Reinette onun aksine daha ahlakçı bir tavır içinde.Filmde şehirli ve kırsal insan arasındaki fark özellikle hırsızlık konusu üzerinden işlenmiş.Üçüncü bölümde çalma hastalığı olan bir kadının yakalanmasını engelleyen Mirabelle'ye Reinette'in tepkisi büyük olur.O insanların cezalarını ne olursa olsun çekmesi gerektiğini düşünürken ki zannımca bu daha basmakalıp bir düşünce dolayısıyla daha doğayla bağlantılı neden-sonuç ilintisinde,Mirabelle ise daha derin düşünüp kadının amacını bilmediklerini;onun tedavi olması için daha etkili bir şeylere ihtiyacı olduğu savunur.Bu gibi konuşmalarından iki karakter arasındaki sosyolojik farklılıkları gözlemliyoruz.



Filmin sanat yönetmenliği diğer Rohmer filmlerinden bile daha başarılı.Pariste kaldıkları evin güzelliği,Reinette'nin resimleri,sofralarındaki renk uyumu,kıyafetleri...her şey öyle güzel ve tatmin ediciydi ki sadece bunun için bile sessiz sinema şeklinde izleyebilirdim.


İkinci ve Dördüncü maceradan tüm filmi vermemek adına bahsetmiyorum fakat Rohmer filmlerinden aşina olduğumuz ufak tefek entrikalar mevcut diyebilirim.Hani böyle gerçek hayatla uyumlu ama biraz da yeşilçamvari :)


''Ne yaparsan yap sonraki günün doğuşunu engelleyemezsin,alabileceğin en iyi tevazu dersi bu olmalıdır.'' (Reinette)

iyi seyirler,

au revoir!



30 Ocak 2020 Perşembe

Assassination Nation 🔪 // Film



Naftalin kokan dönem filmlerinden sonra bugüne ışınlanıyoruz :) Bu tarz olaylı hatta bazen saçma sapan konuları olan gençlik filmlerini de oldukça seviyorum.Yalnız bu birçok gençlik filminden özellikle kurgusu açısından oldukça farklıydı.Vermek istediği mesajlarsa resmen günümüz dünyasını ifşa eder nitelikte!

Fotoğraftakiler başrollerimiz olan Salem'de yaşan dört yakın kız arkadaş.Klasik bir Amerikan gençlik filmi gibi başlayan filmin gidişatı okul müdürlerinin gizli görüntülerini ifşalayan bir hacker'ın ortaya çıkmasıyla değişecektir.Artık kimsenin özel görüntüleri güvende değildir,bir sonraki müdür de aynı şekilde ifşalanır ve daha sonra bütün öğrencilerin özel görüntüleri,mesajlaşmaları bir anda o hacker tarafından ortaya çıkarılır.Herkes birbiriyle hesaplaşmaya başlar.Polis bu konuda yetersiz kaldığından Salem halkı eline silah alarak sokağa dökülür ve o hacker'ın peşine düşer.

Lily de ifşalanan kurbanlardan biridir.Bakıcılık yaptığı evdeki adamla olan özel görüşmeleri,fotoğrafları bir bir ortaya çıkar.Bütün şehir tarafından iğrenç suçlamalara maruz kalır.Fiziksel ve psikolojik şiddete uğrar,ailesi de öğrenince evden atılır.Bunların başına geldiği yetmiyormuş gibi bir de bir tane nerd'ün onun evinden ip girişi yapıldığını söylemesiyle bu iş de üstüne kalır.

Bunu duyan Salem çetelerinin yeni hedefi fotoğraftaki dört kızdır.Tabii bizimkilerin de eli armut toplamayacaktır :)



Film aslında bize dolaylı bir şekilde dünyada bitmek tükenmek bilmeyen seksizmi,homofobiyi ve transfobiyi anlatıyor.Örneğin translar konusundaki iki yüzlülüğü Bex ve Diamond'ın ilişkisinden,seksizmi ve psikolojik şiddeti ise Lily-Mark ilişkisinden gözlemliyoruz.Filmi bu noktada takdir ettim çünkü salt bir şekilde biyolojik kadınlardan yola çıkarak değil trans kapsayıcı bir şekilde feminizmden bahsetmiş yani olması gerektiği gibi...

Hepimizin yüzündeki maskeler de sorgulanıyor.Kapalı kapılar ardında büründüğümüz kimlikleri biri kapıyı açıp gösterdiğinde ayıplayan binler var.Bu noktada düşünmemiz gereken ''ayıp''ın ne olduğu ve o ayıbın neyden neye/kimden kime göre değiştiği.Film boyunca bu eğlenceli,aksiyonlu fakat yer yer sinir bozucu atmosferin içinde kendinizi sorgularken buluyorsunuz.

Kısaca;


Cinsiyetçiliğe,homofobiye,transfobiye,ırkçılığa ve diğer bütün nefret tabanlı insanlık suçlarına karşı bu fotoğraftan


Bu fotoğrafa nasıl dönüşüldüğünün filmi.

İyi Seyirler!

çav.





28 Ocak 2020 Salı

Vizeler,Ara Tatil,İzlediklerim ve Gündem ☕


Vizeler bitti,eve geldim.Lisedeyken üniversitelilere dair en özendiğim şey buydu.Bomboş bir aylarının olmalarını aşırı kıskanıyordum.Halbuki aile evine nasıl yorulmuş ve bitkin geliyormuşsun.Tam olarak öyle döndüm,öylece dinlenmek istiyorum.

Vizelerimizi üç haftaya yaydıkları için yeni yılın başlangıcı benim için full sınavlarla geçmiş oldu.Yıllık dersleri saymazsak kaldığım bir ders yok hepsini verip gelebildim.Yıllıkların ilk vizesi henüz açıklanmadı,asıl onları bekliyorum.Genel olarak iyi geçti ama daha iyi yapabileceğimi de biliyorum.Medeni sınavında olayların olduğu kağıtla cevapları yazacağımız kağıt farklıydı.Bir de tüm sınavlarımız için tükenmez kalem kullanma kuralı var.Malum ilk kez böyle bir şeyle karşılaşınca bir kal geldi.Üç kere okumuş olabilirim bir cümleyi.Yazmaya da korktum yanlış bir şey olur silemem diye.Atlattım bir şekilde,birkaç yerde bariz hatalar yapmışım.Ölmemiş biri hakkında lak diye mirasa atladım mesela...Bir yanda kanundaki maddeyi bulup tek elle onu tutarken böyle aptalca bir açıklama getirmeme hak verdim,son olsun diyelim.Diğer iki ana dersim iyiydi.Özellikle en zor denilen anayasa sınavım çok iyi geçti.Yalnız hoca bayağı kıt not veriyormuş.Kısa cevaplar istemesine rağmen cevap anahtarı kol kadardı.İşin özü kısa öz yazmak diye söylüyorlardı halbuki,göreceğiz bakalım.Sınavlara çalışırken bölüme daha fazla ait hissetmeye başladım.Kesinlikle keyif alıyorum ve hep zorlandığım zaman şunu düşünüyorum: Sen buna sınavdan bir not almak için değil gelecekteki mesleğin için çalışıyorsun.Bence de herkesin bakış açısı bu olmalı.Emin küçük adımlarla ilerlemek en mantıklısı her işte.Bu açıdan değiştiğimi görebiliyorum.Tam tersi her işe çok iyi başlar yarım bırakırdım.Şimdi adım atmadan önce elli kere düşünüp tartıyorum.

Neyse artık bir ay boyunca okul hakkında konuşmak istemiyorum valla.Şu bir dönem hayatımdam 4 ay değil resmen 4 yıl aldı...Ara tatilde pratik çözerim diye planladım.Bir de eskisi gibi kitap okumalara döndüm.Kitap yazıları da yazmayı çok özledim,filmler gibi onlara da ayrı başlıklar halinde başlayabilirim.Özellikle o tip yazıları okuyan fikir paylaşan kemik bir kitle oluyor,bayağı seviyorum sizi!

Ülke ve dünya gündeminde fena halde üzücü şeyler oluyor.Deprem,yangınlar,şimdi de virüs...Depremi aylarca yaşamış biri olarak girilen psikolojiyi çok iyi hissediyorum.Çaresizlik berbat bir his.Halbuki alınacak tedbirler alınsa,bizi koruyanlara karşı güvenimiz tam olsa hiç bu derece umutsuz da hissetmezdik.Depremden sonra konuşulanlar depremden daha korkunç ve umutsuzluk verici.Siyaset yapmak bu blogda en son isteğim şey ama etkisi azaltılabilecek felaketler yalnızca kadersel değil daha büyük oranda politiktir.Bunu her vatandaş bilinçlenip sindirmeli.Şu durumda bile halk ortak bir hakkı için tek ağız olamıyor.Bir şeylerin değişeceği yok ama umarım en azından bunun kırıntısına şahit oluruz.

***

Pazar günleri bunları yazıp bırakmışım.

Dün kızlarla buluştum.Klasik bir gün geçirdik,özlem giderdik.Çanakkaleyi özlemişim yine bayağı.O kordonda yürümenin,ara sokaklarının verdiği hissi başka hiçbir şehrin bana vereceğini sanmıyorum.Bu yaşanmışlıkla,ait hissetmekle ilgili bir şey olduğunu düşünüyorum.

Pazar günkü felaketlere dünyadan yenileri eklendi.Kobe'nin ölümü dahil olmak üzere...Cidden dünyanın çivisi çıkmış olabilir mi ya da her şey normal mi? Bir anlamda dünya her zaman böyle bir yerdi.Eski fotoğraflara bakıp iç çektiğimiz dönemlerde de türlü türlü sorunlar vardı ve eminim her nesil kendini en şanssız falan hissediyordu.Bizdeki dezavantaj aslında avantaj da olan internet.Dünya artık tek bir ülke gibi.Çindeki virüsten habersiz de olabilirdik ya da Fransadaki saldırıdan.Fakat artık etkileşim içindeyiz her salise.Bir anlamda iyi bir anlamda da gerçekten hassas kalpler için cehennem niteliğinde.Bu kadar kaosun içinden yükselişle çıkıldığı dönemlerde sağlam durabilmek için önce kendi psikolojimizi korumamız lazım.

Bu aralar deli gibi film izliyorum.Geçen gece Joker'i izledim annemlerle.Niye bu kadar geç kaldığımı sorarsanız tamamen ön yargımdan.Bir film aşşırı övülüp herkesin ağzında sakız olunca bende bir sıfır geride başlıyor.Yalnız öyle çizgi roman uyarlamaları gibi değildi.Son derece gerçekçi hatta bir hayli gerçekçi bir dünya var.V For Vandettadaki V karakteri gibi yeni bir ikon yapılmış Jokerden.Size bir şey de itiraf edeyim mi? Ben Joke-er şeklinde bir anlamı olduğunu bilmiyordum bu ismin.Türkçe teleffuz etmeye alışmışız ya...rezalet bir uyanıştı.Kaliteli bir yapımdı.Haksızlıkların artık göz göre göre yapılabildiği bir dünyada karşılığını bulup gişe rekorları kırması da şaşırtmadı,insanlar sanki bir kıvılcım bekliyor artık.

Bir de uzun zamandır izlemek istediğim Brideshead Revisited'ı izledim,yine Uğur Film üzerinden.Beklediğimin tam da karşılığını aldım.Oxford,dönem kıyafetleri,entrikalı fakat saçmalayan bir aşk hikayesi,o eski şatafatlı yaşamlar...Hiçbir konu olmadan bu ögeler için bile izlerdim ki senaryosu da oldukça dokunaklıydı.Ayrı bir yazı yazmayı düşündüğümden daha fazla bahsetmeyeyim en iyisi :)

Dediğim gibi kitap da okuyorum bu sıralar ama böyle eskisi gibi iştahlı bir şekilde.Çok özlemişim bu hissi.Heyecanlanıyorum yeni alacağım kitaplar için falan.Öyle yaşamaya bağlayan hisler ki bunlar,kaybettikten sonra hatırlamak gerçekten mutlu ediyor.Ahmet Erhan şiirlerine taktım bu sıralar mesela.Bir ara her gece uyumadan okuyordum.Şimdi kitabını almaya karar verdim ama elimdeki bir kitap bitmeden başka almak istemiyorum.Her yeni kitap için bitirmem gereken şey motivasyon gibi oluyor ve bu daha da tatlı.Birçok kitapçıya sordum hatta o en çok bilinene bile fakat nedense hiçbir yerde yok.Halbuki şöyle elime alıp bir bakmak güzel olacaktı.

Tatilin ilk günleri böyle geçiyor işte.Dinleniyorum,okuyorum,izliyorum ve geziyorum.Bir yandan da aslında iyileşmeye çalışıyorum,her anlamda.

Siz neler yapıyorsunuz? ''Mutlaka izle/dinle/oku!'' dediğiniz önerileriniz var mı? Zamanım varken hepsine açığım,beni az çok tanıyorsunuz bu yüzden size güveniyorum :)

Sevgiler.

Çav.


// Geleceğinin sana ihtiyacı var,geçmişinin yok. //




23 Ocak 2020 Perşembe

Aaah Belinda! // Film 🚿



Dün gece çok güzel ve özel bir yerli yapımı izledim hem de youtube üzerinden hd bir şekilde!

Müjde Arın başrolünde olduğu film 1986 yapımı.

Serap,bir tiyatro ekibinde oynayan;işine bağlı ve işini oldukça seven İstanbullu bir kadındır.Kendisine gelen ''Belinda'' isimli şampuan reklamını kabul etmesiyle hayatı bir gün içinde bambaşka bir hal alacaktır.Şampuan reklamının çekimi esnasında kocası rolünü oynayan adamla bir bakışmasından sonra kendini bir anda bambaşka bir hayatın içinde bulur.İsmi artık reklam filmindeki gibi Naciyedir.Çocukları vardır,evlidir ve bir bankada çalışmaktadır.Filmde Serap'ın bu durumun içinden çıkmaya çalışma mücadelesini izliyoruz.

Serap özgür bir şekilde yaşayıp ideallerinin peşinden,aşkının peşinden koşarken Naciye ise birçok hakkı elinden alınmış,arzularını ailesi için geri plana atmak zorunda kalmış bir kadındır.Serap'ın bu noktada bir anda Naciye'ye dönüşmesi biz izleyicide de büyük bir korku uyandırıyor.Halbuki aslında Naciye karakterini birçok filmde hatta günlük hayatın içinde bile görmekteyiz.Fakat onun yaşantısını Serapla arasındaki bariz farkla gördüğümüzde biz de bu durumda Naciye'nin yaşantısını katlanılmaz buluruz.İşte filmin bu noktadaki toplumsal eleştirisi oldukça zekice.

Daha aydın bir kesimi temsil eden Serap'ın bir anda kendini toplum realitisenin içinde bulması da bir anlamda gerçekliklerle yüzleşme gibi bir olay olur.Reklam filminde bile yaşarken onda korku uyandıran hayatın tam içinde olmak katlanılmaz bir durum.Müjde Ar mükemmel oyunculuğuyla bizde oyun içinde oyun oynayıp bu duyguları çok etkili bir şekilde hissettiriyor.Filmi bir tık üst seviyeye taşıyan da şüphesiz oyuncuların başarısı şüphesiz.


Filmin ilk sahnelerinde gördüğümüz maske de yaşanacakların habercisi olan bir metafor olarak kullanılmış olabilir.

Film çekim ve sanat yönetmenliği açısından tatmin edici olmasının yanı sıra aynı zamanda kurgu olarak da oldukça orijinal zaten en çok da senaryonun bu kendine haslığını sevdim.

Gerçekten bir gün gözümüzü açtığımızda o istemeden baktığımız bir hayatın içinde bulmak dehşet verici olurdu,izlerken istemediğim bir hayat tipinin içinde kendimi hayal edince gerilmeden de edemedim tam bir distopya örneği de oluşturulmuş olunuyor.



Yerli bir film olduğu için mutlaka izleyin diyorum! Böyle değerlerimiz daha çok bilinmeli,özellikle o dönemleri kaçırmış biz gençler tarafından :')

9 Ocak 2020 Perşembe

La Chinoise (Çinli Kız) // Film 🎎


Yeni yılda,eskisi gibi ayrı ayrı film incelemeleri yapmaya karar verdim.Geçen hafta izlediğim bu muazzam Godard filmiyle açılışı yapıyorum!

Godar'ı bilmeyenler hemen koşup ''Pierrot le Fou''dan başlayarak onun filmlerini izlemeye başlıyor! Kendine has bir yapısı var onun filmlerinin.Hani klişe bir deyimden çok uzak gerçekten kendine has.Filmin içinde sanki bir tiyatro var aynı zamanda politik söylemler onun yanında aşk ama aşk tam böyle Fransız yani biraz vahşi.Fransız filmlerini ve yaşadıkları aşkları vs. tam olarak böyle tanımlıyorum ben ''vahşi''.İlişkileri açık,tutkulu ve güçlü yalnız kısa etkili bir güç.

La Chinoise'yi de uzun zamandır arıyordum sonunda ''Uğur Film'' adlı birçok özel filmin bulunduğu sitede keşfettim.İlk başlarda bu ne anlatıyor gibi bir hayal kırıklığı yaşasam da Godard filmi olduğunu hatırlayıp izlemeye devam ettim.İlla bir yerde konuyu yakalayacağımı,zevk alacağımı biliyordum.Güzeller güzelleri Anna Karina'yı tanıdığım Pierrot le Fou'da da aynı şeyi yaşamıştım çünkü.Öyle de oldu.Film akışı normal filmler gibi kompozisyonumsu değil,daha farklı bir şekilde işleniyor.Dört farklı karakterin gözünden Marksisizm-Lenizm eleştrilerini izliyoruz,radikallik derecelerini ve bu duruma bakışlarını anlamaya çalışıyoruz.Bu dört gencin her biri birbirinden farklı.Biri daha kırsal kesimden gelen ve geçinmek için birçok işte çalışmak zorunda kalan bir kadın diğer genç kadın ise oldukça radikal ve komünizmi uygulamak adına terörizmin bile gerektiğini düşünüyor.Genç erkeklerden biri bu radikal kadını seviyor,diğer çocuk ise daha sonra bu gruptan ayrılacak daha ılımlı bir marksist.

Gençlerin yaz tatili için kiraladıkları ve ''Aden Arabistan'' adını verdikleri bu dairedeki geçirdikleri günleri izliyoruz.Kültür devrimi,bir devrim nasıl olmalı gibi konular hakkında tartışan Maocu gençler aynı zamanda dönemleri olan 68 Kuşağını da değerlendiriyorlar.

Bu film hakkında ilk izleniminiz bir propaganda olacağı yönünde olabilir fakat hiç de öyle değil diyebilirim.Evet,bu düşüncede olanların izleyince keyif alacağı ve kendi düşüncelerini bulacağı noktalar olabilir ama aynı zamanda bir karakterin bahsettiği mısırlıların kendi dillerini tanrı dili sanması hikayesi bir hayli de düşünmeye sevk edebilir.

Onun dışında filmde bahsedilen ve uzunca yer tutan ''Kültür'' eleştrileri de hiç bakmadığım bir bakış açısını kazandırdı bana.Aslında bu kültür dediğimiz birçok şeyin sınıfsal olduğu tek bir kültürün oluşmasının imkansızlığı bilhassa mantığıma yattı.Herkesin kültürü o sınıfa ait bir adetle gerçekleşiyor günün sonunda.Maocuların da aslında bu kültür devrimindeki amaçları bu düzleme yatırılmış.Tabii filmde bunun nasıl olacağı konusunda radikal fikirleri olan Marksist gençlerle aynı duyguları paylaşamıyorum.İşte filmin güzelliği burada.Özellikle Veronique karakteri sizin içinizde olan insani duygularınızı sorgulatıyor.Şiddet,değişim,devrim ve siyaset...her birinin sizin için olan anlamını keşfediyorsunuz bir bakıma.


Veronique

Grubumuzun yönetecisi Veronique.Film boyunca görüşleri en keskin olan 19 yaşında felsefe okuyan bir kadın öğrenci.Grup liderini bir kadın yapmasını da Godar'ın marksist akıma bir eleştrisi olabileceğini düşünmedim değil.


Yvonne

Evde aynı zamanda temizlikçi olarak görev yapan Yvonne.Bu karakterin aslında politikayla çok bir ilgisi yok.Veronique'un birkaç sahnede incelemek için eve aldığını anlayabiliyoruz aslında.Kırsal kesme yakın olan,halktan biri ve paraya ihtiyacı olduğunda hayat kadınlığı yapan biri olduğundan marksist söylemin bu tip kesimlere bakışını ve onlara göre marksizimi duymamızı sağlıyor.


Guillaume

Veronique ile birbirini seven karakterimiz.Fotoğraftaki bez parçasıyla yaptığı konuşma filmde aklımda kalan en güzel yerlerden biriydi.Söylemin nasıl güçlü olacağını,medyanın dikkatini çekmeyi ve asıl propagandanın ne olacağından bahsediyor.


Henri

Grup üyeleri arasında çok daha ılıman kalan ve revizyonist olmakla suçlanan,bir süre sonra da gruptan ayrılacak karakterimiz Henri.


Filmde yer yer kullanılan Vivaldi'nin eseri ortama büyük bir entelektüel hava katmış.Öyle nokta yerlerde kullanılıyor ki kendinizi o odanın içinde sigara tüttürüp Mao Devrimi hakkında tartışan,dersler gören gençlerden biri gibi hissediyorsunuz.




iyi

seyirler

.








4 Ocak 2020 Cumartesi

Uykunuzu Kaçıracak Korku/Gerilim Filmi Önerileri 🎬


Böyle başlıklı bir yazımın olmaması beni bayağı şaşırttı ve kollarımı sıvayıp ekranın başına oturdum.Korku ve gerilim türünün hastasıyım.Bu türden izlemediğim çok az iyi film kalmıştır.Bu yazıya gönül rahatlığıyla güvenebilirsiniz yani!




Terrifier

Film cadılar bayramı gecesi dışarı çıkan iki kız arkadaşın fotoğraftaki aşırı sevimsiz palyaço yüzünden dehşet içerisinde geçen bir gecesini anlatıyor.

Filmin gerilimi oldukça yüksek ve izlediğim filmler arasında karakterini en ürkünç bulduğum filmler arasında da başlarda sayabilirim.Özellikle duygu değişimlerinin aniliği,palyaço kostümü ve ne yapacağı belli olmayan bir tiplemeyi yansıtması gerçekten sizi de izlerken diken üstünde tutuyor.

Aynı karakterin ''All Hallows'Eve'' diye başka bir filmi daha var.O da son derece rahatsız ediciydi,hele hatırladığım kadarıyla o son sahnesi...Mümkünse tek başınıza izlemeyin :'


Haute Tension

Bu filmimiz yasaklanan filmler arasında.Konusu oldukça klişe bir konu olsa da işleyişi öylesine farklı ki siz düz kanlı manlı bir gerilim filmi izlediğinizi zannederken olay bambaşka psikolojik bir korkuya evriliveriyor.

İki arkadaş Alex ve Marien'in sınavlara çalışmak için ıssız bir bölgede olan Marien'in ailesinin evine gitmeleriyle peşi sıra gelen gerici ve bol kanlı olaylar başlıyor.Filmin en sevdiğim özelliği içinde hem gerilimi hem de korkuyu barındırıyor oluşu.Bence birçok korku veya gerilim bunu başarmada yetersiz oluyor fakat bu film ikisini de çok akıllı bir şekilde olayların içine yerleştirebilmiş.Yasaklanmasının sebebini de filmin sonuna doğru gerim gerim gerilmenizden anlayabiliyorsunuz.


Under the Shadow

Cağnım Fransız sinemasından sonra diğer bir cağnım olan İran sineması.Savaş başlı başlına korkunç bir olayken bunun etkisini mistik bir şekilde görüyoruz bu filmde.Savaş evlerinin çatısına düşen füzeyle anne ve kızı bambaşka bir varlıkla daha savaşmaya başlar.Filmde bu varlık bir metafor olarak öyle güzel işlenmiş ki özellikle bizim için hiçbiri uzak ihtimalleri olan şeyler gibi gözükmediğinden gerçekten bu ülkedeki gerçeklikleri bilerek yaşıyorsanız İranlıların içinde bulunduğu durumlar sizi de tekrar korkutmaya başlıyor.


Green Inferno

Siz de bir grup gencin bir yere gidince başlarına gelen korku dolu olayları izlemeyi seviyor musunuz? Her ne kadar saçma bile olsa? Ben bayılıyorum.Bu filmin konusu da bir grup gencin Amazon Ormanlarındaki faaliyetleri durdurmak için yola çıkmaları ve uçaklarının yerlilerin olduğu bir bölgede düşmesiyle başlıyor.İlkel insanlar zannımca oldukça korkutucu.Ritüelleri,bizden bambaşka olan gelenekleri vs.Bu grubun yaşamda kalma mücadelesini izlemek hem gerici hem de bir miktar aksiyon dolu olduğu için heyecanlı da oluyor.Boş bir zamanda izlenecek güzel bir film diyebilirim.


Wrong Turn Serisi

Bu seri ilk izlediğim gerilim filmi serisi.Film için fotoğraf seçerken bile gerildim ürkütücü olmayan bir tanesini koydum.Akıl hastanesinden kaçmış sanırsam üç kardeşin o bölgelere gelen gençleri katletme hikayesi işleniyor.Kardeşler akıl hastası olmaktan çok korkutucu tipte farklı varlıklar gibi bu açıdan akıl hastanesi detayının işlenmesini gereksiz buldum.Ayrıca her filmin cinsel bir sahneyle başlıyor oluşu da anlamsız.Sansür ve ahlaken demiyorum tabii ama sırf konulmak için konulan sahnelerin olduğu çok belli.Green Inferno gibi boş zamanda izlenecek eğlenceli bir gerilim filmi serisi,hala izlemediyseniz şans verin derim. (Favorim dördüncü film.)


Paranormal Activitiy Serisi

Bu seriyi de bilmeyen yoktur diye düşünüyorum.Tabanında cadılık konusunun işlendiği bir ailenin başına gelen paranormal olayları eve yerleştirdikleri kamera aracılığı ile izlediğimiz bir film serisi.Bu seriyi önce yayınlanma sırası ile izlemiştim fakat daha sonra bütün filmler yayınlayınca bir kere daha abimle gerçek sıralamaya göre izledik.İzleme sırasına göre: 3-The Marked Ones-2-1-4. (Sanırım en çok üçüncüsünden korkmuştum,hele o son sahnesini asla unutmam.)

Bu filmi özel yapan şey kamera ile izlediğimiz film türlerini başlatanlardan biri oluşu.Gerilimi oldukça yüksek.Hatta ilk çıktığı zamanlarda sinemalarda korkup çıkmayana ödül var gibisinden dünyada haberler olmuştu.O kadarı da abartı olur :)


REC Serisi

Karantinaya alınan büyük bir apartmanda oluşan salgın sebebiyle insanların dönüşümünü,yaşanan korkunç olayları bir kamera eşliğiyle izliyoruz.Sanırım şu ana kadar saydığım filmler arasında gerilimi en yüksek olan bu film.Hele o ilk filmin son dakikalarını yıllar önce izlememe rağmen asla unutamıyorum.Filmi o kamera eşliğiyle yaşıyorsunuz resmen.Devam filmlerinden o kadar etkilenmemiştim fakat gerilimi yine de oldukça yüksekti.İlgililere de duyurayım seri İspanyol yapımı.


30 Days Night

Beni en çok geren filmlerden biriyle kapanışı yapayım.

Amerika'nın Kuzeyinde bir kasabanın her yıl 30 gün boyunca oluşan tipi yüzünden hayatla bağlantısı kesilmekte,gün doğmamaktadır.Bu 30 günü fırsat bilen fotoğraftaki asla Alacakaranlık serisindeki gibi cool olmayan vampirler kasabaya dadanır ve kasaba halkı için bir ölüm kalım mücadelesi başlar.Sadece gerilimi açısından değil senaryo olarak da oldukça orijinal ve kafa patlatılmış bir film,bu türün sevenlerindenseniz mutlaka koşuun izleyin.




Bu yazı sevilirse ikinci partını da yazmayı çok istiyorum!

Şimdiden,

İyi Seyirler!




*stay spooky























28 Temmuz 2019 Pazar

Sınav Sonucum,Bir Film ve Bir Kitap ☕


Gelmiş geçmiş en sıkıcı yazımı geçiriyorum.Bir yaz tatili ancak bu kadar monoton ve bunaltıcı olabilirdi.Yıl içinde ''şu sınav geçsin de...'' deyip yaza sıkıştırdığım neredeyse hiçbir şeyi yapamadım.Aman diyorum yine de,sürekli bir şeylerle uğraşmak zorunda değilim bazen aptal aptal yatağımdan çıkmadan günleri öldürmek de iyidir.Hatta şu sıralar sadece bunu yapıyorum.

Üniversite sınavının sonuçları açıklandı.Geçen seneye göre hesapladığımdan maalesef 2-3k düşük olmakla birlikte 18k'ya girdim.(TM Bölümünde) Mutlu muyum? Aşırı değil, Üzüldüm mü? Hayır.Annem ilk aradığında elim ayağıma dolaşmıştı.Adrenalini seven biri olarak hayatıma biraz heyecan girmesi bile mutlu edici gelmişti,mazoşizm resmen bu;her neyse...Sonucu görünce duraksadım.Tekrar tekrar okudum şimdi 180k falan çıkmasın diye.Sonra annemi tekrar arayıp söyledim.O benden heyecanlıydı,hayal kırıklığına uğramamdan korkmuş :')

Tercihlerimi de yaptım.Sadece hukuk fakültesi yazdım.Üniversiteleri sıralamak istemiyorum ama İzmir yoğunlukta yazdığımı söyleyebilirim.Hiçbir zaman İst. ve Ankara hedefim olmadığı için herhangi bir pişmanlık da yaşayacağımı düşünmüyorum.O iki şehir bana oldukça kaotik geliyor.Sürekli bir işleyiş,ses,insan kalabalıklığı...Üniversite kalitesi tabi ki şu an her şeyden önemli ama ben gideceğim şehirde bir yaşam kurmak istiyorum.Benim içinse en doğru yer her zaman İzmirdi,umarım olur.Lütfen dua edin,güzel enerjilerinizi bu işin olması için yollayın...bir şeyler yapın!

Bundan birkaç sene önce eminim blogda bir yazıda Üni. için ne kadar heyecanlı olduğumdan vs. bahsediyorumdur.İş ciddiye bindikçe çok da heyecanlı olmadığımı fark ettim.Sanki bir şekilde hayatımın işleyişine müdahale edemiyorum çünkü.Hayır,kadercilik olarak algılamayın.Sadece detaycıyım ve benim takılıp heyecan yaptığım detayların realitede yeri olmuyor.Sonra hayal kırıklığı denen illet şeyi yaşıyorum.Öyleyse daha ''olgun'' bir tavırla işleri oluruna bıraktım.Her tercihimden emin olup her şehirde bir yaşam kurabilir miyim ona baktım.Tabii bazı endişelerim var.Her yeni başlayacak insan gibi neler olacağını bilmemenin verdiği şöyle olur mu böyle olur mu endişesini taşıyorum.Uykusuz kaldığımı bile söyleyebilirim.Yazın uyku planları yaparken sabaha doğru falan uyuyorum.Bir oraya dön bir buraya,can sıkıntısı,gereksiz düşünceler,buna eklenen gecenin gereksiz sessizliği...

Birkaç işe yarar şey yapmışım bak,aklıma geldi.

Daktiloyu tamir ettirdikten sonra bir şiir yazabildim.Aşırı çiğ,tumblr'da paylaşmış olmam lazım;onun uzun hali.Fazla melankolik ve şairane olmaya zorlanmış gibi.Yine de daktiloyla yazmayı deneyimlemiş oldum.Zor iş,beklediğimden çok ter döktüm buna rağmen keyifliydi.Sanki gerçekten somut şekilde bir yazı yazmışım havasına girdim.Gözlerimde bir acemi mutluluk...

Virginia'nın Dalgalar kitabını da bitirdim.Utanarak söyleyeyim ki bu kitabı 1 yıl,evet bir yılda bitirdim.Sınav yılı başlamadan çeyreğini falan okumuştum koca yıl bitti bu yaz da geri kalanını okudum.Virginia'nın bilinçakışına alışık olmasam baştan başlardım ama şaşırtıcı bir şekilde olaydan kopmadan devam ettim.Güzeldi,klasik Virginia tadı.Eski dostların buluşması,farklı hayatlar,oradan oraya zıplayan betimleler...Yalnız hala bana göre en keyiflisi ''Deniz Feneri''.

Geçen gece de yine bir Eric R. filmi olan ''Le Rayon Vert''i izledim.Buram buram güneş kremi kokan,yaz sofralarında edilen uzun sohbetlerin olduğu tatlı bir filmdi.Baş karakterdeki kadının yaz tatili ve aşkı arayışını konu alıyordu.Adı da Jules Verne'nin ''Yeşil Işın'' kitabından.Onun ne olduğunu izlediğinizde öğrenmenize bırakıyorum,olayın esas kısmı o çünkü.Daha önce Eric R. izlediyseniz akar gider bu film;ilk kez bu yönetmeni izleyecekseniz de monotonluğa,bolca diyaloğa ve Fransızcaya hazır olun derim.

Onun dışında Netflixte Drag Race izleyip,çerezlik filmler bakınıyorum.Bir yerden sonra izlenecek film/dizi kalmadı hissine kapıldım.Bilinmedik ama kaliteli önerileri olan varsa alırım seve seve.

Yazının sonunu nasıl getireceğimi bilemedim.''Dalgalar''da altını çizdiğim bazı satırları paylaşayım:

''Bazen kendimi tanıyamıyorum,ya da beni ben yapan tohumları nasıl ölçeceğimi ve adlandıracağımı ve sayabileceğimi bilemiyorum.''

***

''Seninle birlikteyken en yetenekli insanlardan biri olduğumu sanmaya başlıyorum.Gençliğin neşesi doluyor içime,gücü doluyor,beni bekleyen şeyleri sezmeye başlıyorum.''

***

''Göğsünü fırtınalara açabilecek olan ben,sellerde boğulmaya neşeyle katlanacak olan ben,buraya mıhlandım;her şeye açığım.''

***

''Ruhumun hızı bedenime fazla geliyor.''

***

''Üstüme atlayan duygu şokundan korkuyorum,çünkü ben onunla baş edemem sizin yaptığınız gibi...''

***

''Günün koşuşturmasının ve bütün acılarının,dinlenmelerinin,beklemelerinin ve kuşkularının ardından yanına oturacağım birini istiyorum.''



çav.