Öneri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Öneri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Şubat 2022 Pazar

MUBI'den Seçme Film Önerileri

 Filmler hakkında konuşmayı özledim. 

Tatilin başlangıcında bir MUBI hesabı açtım, sonunda, aslında amacım ''Merhaba Canım'' belgeselini izlemek olsa da derya deniz Fransız sineması listesini görünce bir miktar delirip onu unuttum. Herkese hitap edeceğini düşünmesem de sinemaseverler için güzel filmler seçilmiş. Olayı tam bilmediğim için örneğin Rohmer'in her filmi var sanıp sevinmiştim ama katalog gibi listelenmiş olsalar da izlemeye açık olanlar daha az sayıda. Yine de elinin altında böyle bir arşivin olması güzel. Eğer overall nasıl bir platform olduğunu merak ediyorsanız rahatlıkla önerebilirim.

Şimdi Ocak ayında izlediğim ve izlemeye değer gördüklerimin listesine gelelim:


SHIVA BABY



Bu film hakkında biraz iddialı konuşacak olabilirim ama benim için mükemmeldi. Tam olarak bir filmden ne bekliyor ve almak istiyorsam bana onu verdi. Kurgu, çekimler ve oyunculuklar hani böyle güzel bir kitap okuduktan sonra gelen doyma hissi vardır ya, işte o hissi hatırlamamı sağladı.

Danielle üniversitede gender çalışan bir genç kadın. Sugar Daddy'si ile buluştuğu aynı gün ailesiyle bir cenaze törenine katılıyor. Aynı cenaze törenine oldukça eski bir kız arkadaşı ve karşılaşmayı hiç beklemediği biri daha katılıyor. O andan sonra tek mekanda Danielle'in hem ailesiyle, hem misafirlerle hem de kendiyle verdiği deyim yerindeyse amansız mücadeleyi izlemeye başlıyoruz.

Şunu belirtmeliyim ki film gerçekten anksiyete azdırıcı. Bebek ağlayışları, yeme bozukluğuna olan atıflar, tek mekanda sıkışık kalma durumu...İzlerken bir ara balkonda sigara molası verebilirsiniz. Bu gerçekliği katan kesinlikle yönetmenin başarısı diye düşünüyorum. Kadın bir yönetmen olmasına ekstra sevindim hem de kendisinin ilk uzun metraj yapımıymış. İsmini not ediyorum bundan sonraki işlerini havada kapacağım: Emma Seligman. (Wow bu arada, 26 yaşında kendisi. Müthiş.)

Film birçok açıdan bizim jenerasyona da hitap eden öğeler barındırıyor. Gender çalışmak, sugar daddy mevzusu, ex aşklarla beklenmedik durumlar, akraba baskısı...Hepsi zorlama olmayan, doğal akışında ilerleyen bir sentezle sunulmuş. Sen aşina olduğun şeylerin içinde kendini konumlandırırken aynı zamanda o relate olma hali sebebiyle aklından senaryolar yazma imkanı da buluyorsun. İşte doyurucu bir film olarak buna diyorum ben!


CIGARE AU MIEL



Kadın yönetmenlerden devam ediyoruz!

Öncelikle söylemeliyim ki bu filmi Letterboxd yorumlarına bakıp izlemek isterseniz bir miktar soğuyabilirsiniz. Fakat ben soğutan yorumları bertaraf etmek üzere yazacağım, bakalım.

Selma, entelektüel ailesiyle Pariste yaşan üniversite öğrencisi genç bir kadın. Ülkesinde radikal islamcı bir devrim yaşanırken biz Parisyen seküler bir ailenin kızının bu geleneksellik ve modernite arasında cinselliği-sevgiyi keşfedişini, anlamlandırmaya çalışmasını izliyoruz. Tam bu açıdan Kuzey Afrika-Ortadoğu coğrafyasının bize çok yakın olduğunu düşünüyorum. O doğu ile batı arasındaki çatışma en çok moderniteyi bir ucundan tutmaya çalışan genç nesilde hissediliyor. Değişim hegemoniktir, cinsellik de öyle. Gençlik devrim fitilini de bu keşfedişlerle birlikte yaşayarak yakmaya başlar. Yönetmenin Selma'nın hikayesiyle böyle bir bağ kurmaya çalıştığına inanıyorum.

Evet kabul, oldukça post kolonyal bir hava var. Örneğin Selma hiç de Cezayirliye benzemiyor, ailenin yaşayışı bayağı Fransız hatta onların Selma'ya görücü getirmesini falan izlerken garipsiyorsunuz. Yani evet sekülerizm geleneksellikten tamamen kopuş değil çünkü geleneksel olan her zaman ruhani değildir fakat kurgu bunu çiğ bir şekilde sunuyor. Bir türlü Selma'nın ailesiyle olan ilişkisine dair oturtulamayan şeyler var. Sanırım en çok bu açıdan kolonyal bakış hakim. Yani esmer tenlilerin en Avrupalı haliyle tanıtılması söz konusu. Türkiye'de yapılan filmlerde de buna rastladığımız için belki de garipsemedim.

Filmde bir cinsel saldırı sahnesi söz konusu. Bunun ne kadar gerekli olduğuna dair beni düşündürdü. Oldukça hassas olan bu sahnelerin kurguya kilit bir nokta katmadığı sürece ne kadar gerekli olduğuna ihtiyatla yaklaşırım. Şerh düşmek istedim.

Oyuncular arasında bizim Elio'nun annesi var! Kraliçe yine güzelliğini koruyor. En sevdiğim sahne de onun oldu. Cezayirde islamcıların kapattığı sokaktan türbansız haliyle korkmadan geçen kadın bir doktor olarak biz seküler Türkiyelilere gurur dolu bir an yaşatıyor şimdiden söyliyeyim, o kısa sahneyi iple çekin...


LE BONHEUR





Varda'nın ''Mutluluk'' isimli bu filmini izlemeyi hep erteliyordum. Platformda denk gelince artık izlemenin vakti diye düşündüm.

Varda'nın kurgularında hep bir rahatsız edicilik oluyor ve bunu o kendi sinema evreniyle birlikte sunarak bizi akışın içinde tutmayı da ustalıkla beceriyor. Bu filmde de tam olarak bu ona has becerisini göstermiş. İki tane kadın arasında mekik dokuyan ''mutlu'' aile babası bir erkeğin kadınlara bakışını izliyoruz. Feminist damarlar kasılıyor, her şeyin tatlı tatlı ilerleyişi höf dedirtiyor fakat bir şekilde izlemeye devam ediyorsunuz. Sona geldiğinizde ise bir soğuk su etkisi. Hiç tatmin edici değil. Sinematik olarak belki ama ahlaki olarak hayır. Bir şey seziyorsunuz her şeyi aslında rahatsız edici kılmış olan...baş harfi P son harfi A: Patriyarka. 



 LA FILLE SUELE




''Yalnız Bir Kızın'' bir günü. Aynı günde hem hamile olduğunu öğreniyor hem de yeni bir işe başlıyor. Bu gün içinde vermesi gereken kararlar ve çözmesi gereken problemler olacak. Konum yine ve yeniden Paris. 

Valerie karakterinin gizemli halleri ve her şeye rağmen devam eden o kararlılığı hatta tüm olumsuzluklara rağmen kıkırdayışları tüm hikayeyi taşıyan şey olmuş. Bayılmasanız da onun için izliyorsunuz. Karakterle bir şekilde bağ kurup o günün nasıl biteceğine dair bir endişe taşıyorsunuz. 

Sonu beni tatmin etmedi yalnız. Çok ani, çok ileri ve baştaki kurgudan bağımsız kalmış. Hikaye temposunu bozan kesin bitişleri sevmiyorum. Sanırım konu filmler olduğunda oldukça postmodern beklentiler içine giriyorum. 




BENEDETTA


''Günahsız Rahibeler'' filmini küçük yaşlarda izlemiştim. O zamandan kalan bir etkiyle rahibelerin yaşamına dair filmlere karşı bir merakım var.

Benedetta 10 yaşındayken bir manastıra para karşılığı ''İsa'nın gelini'' olmak üzere verilen küçük bir kız. Yıllar sonra ise İsa'dan gelen işaretlerle ve hayatına katılan bir kadınla yaşadığı ilişkiyle bambaşka bir insan olduğunu keşfediyor. 

Homoseksüel film türünde olması izlememe neden oldu elbet. Dini baskının altında yaşanan bir lezbiyen aşkı görmeyi umuyordum. Fakat yönetmen aşktan çok homoerotizm vermiş. Erkek bir yönetmen olarak lezbiyenliği böyle yansıtması düşündürmedi değil. Onun dışında dönemin ruhu kostümlerle, ambiyansla yansıtılsa da filmlerden edindiğim tarih bilgisiyle bile bir manastırda bu derece serbest olunamayacağını ya da işlerin öyle hemen değişemeyeceğini söyleyebilirim.

Bu eleştirileri belirtmekle beraber izlenilmeyecek kadar kötü bir yapım olduğunu düşünmüyorum. Büyük bir beklenti içine girmeden şans verebilirsiniz. 


Öyleyse şimdiden:

İyi Seyirler

ve

çav.


30 Ocak 2020 Perşembe

Assassination Nation 🔪 // Film



Naftalin kokan dönem filmlerinden sonra bugüne ışınlanıyoruz :) Bu tarz olaylı hatta bazen saçma sapan konuları olan gençlik filmlerini de oldukça seviyorum.Yalnız bu birçok gençlik filminden özellikle kurgusu açısından oldukça farklıydı.Vermek istediği mesajlarsa resmen günümüz dünyasını ifşa eder nitelikte!

Fotoğraftakiler başrollerimiz olan Salem'de yaşan dört yakın kız arkadaş.Klasik bir Amerikan gençlik filmi gibi başlayan filmin gidişatı okul müdürlerinin gizli görüntülerini ifşalayan bir hacker'ın ortaya çıkmasıyla değişecektir.Artık kimsenin özel görüntüleri güvende değildir,bir sonraki müdür de aynı şekilde ifşalanır ve daha sonra bütün öğrencilerin özel görüntüleri,mesajlaşmaları bir anda o hacker tarafından ortaya çıkarılır.Herkes birbiriyle hesaplaşmaya başlar.Polis bu konuda yetersiz kaldığından Salem halkı eline silah alarak sokağa dökülür ve o hacker'ın peşine düşer.

Lily de ifşalanan kurbanlardan biridir.Bakıcılık yaptığı evdeki adamla olan özel görüşmeleri,fotoğrafları bir bir ortaya çıkar.Bütün şehir tarafından iğrenç suçlamalara maruz kalır.Fiziksel ve psikolojik şiddete uğrar,ailesi de öğrenince evden atılır.Bunların başına geldiği yetmiyormuş gibi bir de bir tane nerd'ün onun evinden ip girişi yapıldığını söylemesiyle bu iş de üstüne kalır.

Bunu duyan Salem çetelerinin yeni hedefi fotoğraftaki dört kızdır.Tabii bizimkilerin de eli armut toplamayacaktır :)



Film aslında bize dolaylı bir şekilde dünyada bitmek tükenmek bilmeyen seksizmi,homofobiyi ve transfobiyi anlatıyor.Örneğin translar konusundaki iki yüzlülüğü Bex ve Diamond'ın ilişkisinden,seksizmi ve psikolojik şiddeti ise Lily-Mark ilişkisinden gözlemliyoruz.Filmi bu noktada takdir ettim çünkü salt bir şekilde biyolojik kadınlardan yola çıkarak değil trans kapsayıcı bir şekilde feminizmden bahsetmiş yani olması gerektiği gibi...

Hepimizin yüzündeki maskeler de sorgulanıyor.Kapalı kapılar ardında büründüğümüz kimlikleri biri kapıyı açıp gösterdiğinde ayıplayan binler var.Bu noktada düşünmemiz gereken ''ayıp''ın ne olduğu ve o ayıbın neyden neye/kimden kime göre değiştiği.Film boyunca bu eğlenceli,aksiyonlu fakat yer yer sinir bozucu atmosferin içinde kendinizi sorgularken buluyorsunuz.

Kısaca;


Cinsiyetçiliğe,homofobiye,transfobiye,ırkçılığa ve diğer bütün nefret tabanlı insanlık suçlarına karşı bu fotoğraftan


Bu fotoğrafa nasıl dönüşüldüğünün filmi.

İyi Seyirler!

çav.





23 Ocak 2020 Perşembe

Aaah Belinda! // Film 🚿



Dün gece çok güzel ve özel bir yerli yapımı izledim hem de youtube üzerinden hd bir şekilde!

Müjde Arın başrolünde olduğu film 1986 yapımı.

Serap,bir tiyatro ekibinde oynayan;işine bağlı ve işini oldukça seven İstanbullu bir kadındır.Kendisine gelen ''Belinda'' isimli şampuan reklamını kabul etmesiyle hayatı bir gün içinde bambaşka bir hal alacaktır.Şampuan reklamının çekimi esnasında kocası rolünü oynayan adamla bir bakışmasından sonra kendini bir anda bambaşka bir hayatın içinde bulur.İsmi artık reklam filmindeki gibi Naciyedir.Çocukları vardır,evlidir ve bir bankada çalışmaktadır.Filmde Serap'ın bu durumun içinden çıkmaya çalışma mücadelesini izliyoruz.

Serap özgür bir şekilde yaşayıp ideallerinin peşinden,aşkının peşinden koşarken Naciye ise birçok hakkı elinden alınmış,arzularını ailesi için geri plana atmak zorunda kalmış bir kadındır.Serap'ın bu noktada bir anda Naciye'ye dönüşmesi biz izleyicide de büyük bir korku uyandırıyor.Halbuki aslında Naciye karakterini birçok filmde hatta günlük hayatın içinde bile görmekteyiz.Fakat onun yaşantısını Serapla arasındaki bariz farkla gördüğümüzde biz de bu durumda Naciye'nin yaşantısını katlanılmaz buluruz.İşte filmin bu noktadaki toplumsal eleştirisi oldukça zekice.

Daha aydın bir kesimi temsil eden Serap'ın bir anda kendini toplum realitisenin içinde bulması da bir anlamda gerçekliklerle yüzleşme gibi bir olay olur.Reklam filminde bile yaşarken onda korku uyandıran hayatın tam içinde olmak katlanılmaz bir durum.Müjde Ar mükemmel oyunculuğuyla bizde oyun içinde oyun oynayıp bu duyguları çok etkili bir şekilde hissettiriyor.Filmi bir tık üst seviyeye taşıyan da şüphesiz oyuncuların başarısı şüphesiz.


Filmin ilk sahnelerinde gördüğümüz maske de yaşanacakların habercisi olan bir metafor olarak kullanılmış olabilir.

Film çekim ve sanat yönetmenliği açısından tatmin edici olmasının yanı sıra aynı zamanda kurgu olarak da oldukça orijinal zaten en çok da senaryonun bu kendine haslığını sevdim.

Gerçekten bir gün gözümüzü açtığımızda o istemeden baktığımız bir hayatın içinde bulmak dehşet verici olurdu,izlerken istemediğim bir hayat tipinin içinde kendimi hayal edince gerilmeden de edemedim tam bir distopya örneği de oluşturulmuş olunuyor.



Yerli bir film olduğu için mutlaka izleyin diyorum! Böyle değerlerimiz daha çok bilinmeli,özellikle o dönemleri kaçırmış biz gençler tarafından :')

9 Ocak 2020 Perşembe

La Chinoise (Çinli Kız) // Film 🎎


Yeni yılda,eskisi gibi ayrı ayrı film incelemeleri yapmaya karar verdim.Geçen hafta izlediğim bu muazzam Godard filmiyle açılışı yapıyorum!

Godar'ı bilmeyenler hemen koşup ''Pierrot le Fou''dan başlayarak onun filmlerini izlemeye başlıyor! Kendine has bir yapısı var onun filmlerinin.Hani klişe bir deyimden çok uzak gerçekten kendine has.Filmin içinde sanki bir tiyatro var aynı zamanda politik söylemler onun yanında aşk ama aşk tam böyle Fransız yani biraz vahşi.Fransız filmlerini ve yaşadıkları aşkları vs. tam olarak böyle tanımlıyorum ben ''vahşi''.İlişkileri açık,tutkulu ve güçlü yalnız kısa etkili bir güç.

La Chinoise'yi de uzun zamandır arıyordum sonunda ''Uğur Film'' adlı birçok özel filmin bulunduğu sitede keşfettim.İlk başlarda bu ne anlatıyor gibi bir hayal kırıklığı yaşasam da Godard filmi olduğunu hatırlayıp izlemeye devam ettim.İlla bir yerde konuyu yakalayacağımı,zevk alacağımı biliyordum.Güzeller güzelleri Anna Karina'yı tanıdığım Pierrot le Fou'da da aynı şeyi yaşamıştım çünkü.Öyle de oldu.Film akışı normal filmler gibi kompozisyonumsu değil,daha farklı bir şekilde işleniyor.Dört farklı karakterin gözünden Marksisizm-Lenizm eleştrilerini izliyoruz,radikallik derecelerini ve bu duruma bakışlarını anlamaya çalışıyoruz.Bu dört gencin her biri birbirinden farklı.Biri daha kırsal kesimden gelen ve geçinmek için birçok işte çalışmak zorunda kalan bir kadın diğer genç kadın ise oldukça radikal ve komünizmi uygulamak adına terörizmin bile gerektiğini düşünüyor.Genç erkeklerden biri bu radikal kadını seviyor,diğer çocuk ise daha sonra bu gruptan ayrılacak daha ılımlı bir marksist.

Gençlerin yaz tatili için kiraladıkları ve ''Aden Arabistan'' adını verdikleri bu dairedeki geçirdikleri günleri izliyoruz.Kültür devrimi,bir devrim nasıl olmalı gibi konular hakkında tartışan Maocu gençler aynı zamanda dönemleri olan 68 Kuşağını da değerlendiriyorlar.

Bu film hakkında ilk izleniminiz bir propaganda olacağı yönünde olabilir fakat hiç de öyle değil diyebilirim.Evet,bu düşüncede olanların izleyince keyif alacağı ve kendi düşüncelerini bulacağı noktalar olabilir ama aynı zamanda bir karakterin bahsettiği mısırlıların kendi dillerini tanrı dili sanması hikayesi bir hayli de düşünmeye sevk edebilir.

Onun dışında filmde bahsedilen ve uzunca yer tutan ''Kültür'' eleştrileri de hiç bakmadığım bir bakış açısını kazandırdı bana.Aslında bu kültür dediğimiz birçok şeyin sınıfsal olduğu tek bir kültürün oluşmasının imkansızlığı bilhassa mantığıma yattı.Herkesin kültürü o sınıfa ait bir adetle gerçekleşiyor günün sonunda.Maocuların da aslında bu kültür devrimindeki amaçları bu düzleme yatırılmış.Tabii filmde bunun nasıl olacağı konusunda radikal fikirleri olan Marksist gençlerle aynı duyguları paylaşamıyorum.İşte filmin güzelliği burada.Özellikle Veronique karakteri sizin içinizde olan insani duygularınızı sorgulatıyor.Şiddet,değişim,devrim ve siyaset...her birinin sizin için olan anlamını keşfediyorsunuz bir bakıma.


Veronique

Grubumuzun yönetecisi Veronique.Film boyunca görüşleri en keskin olan 19 yaşında felsefe okuyan bir kadın öğrenci.Grup liderini bir kadın yapmasını da Godar'ın marksist akıma bir eleştrisi olabileceğini düşünmedim değil.


Yvonne

Evde aynı zamanda temizlikçi olarak görev yapan Yvonne.Bu karakterin aslında politikayla çok bir ilgisi yok.Veronique'un birkaç sahnede incelemek için eve aldığını anlayabiliyoruz aslında.Kırsal kesme yakın olan,halktan biri ve paraya ihtiyacı olduğunda hayat kadınlığı yapan biri olduğundan marksist söylemin bu tip kesimlere bakışını ve onlara göre marksizimi duymamızı sağlıyor.


Guillaume

Veronique ile birbirini seven karakterimiz.Fotoğraftaki bez parçasıyla yaptığı konuşma filmde aklımda kalan en güzel yerlerden biriydi.Söylemin nasıl güçlü olacağını,medyanın dikkatini çekmeyi ve asıl propagandanın ne olacağından bahsediyor.


Henri

Grup üyeleri arasında çok daha ılıman kalan ve revizyonist olmakla suçlanan,bir süre sonra da gruptan ayrılacak karakterimiz Henri.


Filmde yer yer kullanılan Vivaldi'nin eseri ortama büyük bir entelektüel hava katmış.Öyle nokta yerlerde kullanılıyor ki kendinizi o odanın içinde sigara tüttürüp Mao Devrimi hakkında tartışan,dersler gören gençlerden biri gibi hissediyorsunuz.




iyi

seyirler

.








2 Eylül 2019 Pazartesi

YKS'ye Gireceklere Tavsiyeler // Bunları Herkes Söylemez


Önceleri blogda eylülün gelmesiyle okula dönüşle ilgili yazılar yazardım :') Bu sefer de taze sayılır bir şekilde geride bıraktığım üni. sınavı maratonu hakkında bir şeyler söylemek istedim.Bu tarz bir yazı yazmayı düşünüp düşünüp vazgeçsem de beni okuyan kişilere gerçekten söylemek istediğim şeyler olduğunu fark ettim :)


Bu süreçte psikolojiniz kilit nokta.




Klişe bir öneri olabilir ama sınav önceliğiniz olmalı.Yalnız bunu bir şeylerden vazgeçerek yapmayın.Örneğin telefonu tamamen bırakma olayına hiç anlam verememişimdir.Belki son ay için doğru olsa da yıl içinde iradenizi güçlendirmeye çalışmanız daha doğru bir adım olun.Çevrenizdeki toksik insanlara sınav yılınız olduğunu ve onların işleriyle uğraşamayacağınızı dümdüz söyleyin mesela,ciddiyim.Sizi gereksiz yere geren her şeyden/herkesten uzaklaşın.Bu bencillik değil,gerçekten önemli bir dönüm noktası için kendinize öncelik vermek.Sınav süreci ağlayıp sızlanma kaldıran bir dönem değil ne yazık ki,kendinizi öncelikle mental olarak hazırlayın;engelleri kaldırın.Çevresel engeller kalktıktan sonra kendinize güvenmeye çalışın.Kaç yıllık hayatta bu bir anda olmaz ama -mış gibi yapın.Kendinize bunu telkin edin,yapacağım diyin;içinizdeki ses ''olmayacak'' dese bile.Pozitif düşünce kesin kazandırır diye bir şey olmasa da bir şey kaybettirmeyeceği kesin.

Herkesin söylediğine kulak asmayın.




Bu süreçte sınava dair birçok komplo teorileri,strateji vs. duyacaksınız.Birçoğu boş çıkıyor,inanın.Düzenli ve evet ''çok'' ders çalışan yılın sonunda öyle böyle kazanıyor.Sürekli ders çalışma,motivasyon gibi konular hakkında insanları dinlemeye çalışmak yerine direkt başlayın.Motivasyonsuzken bile çalışın.Başlarda motivasyon yokken çalışamıyorsanız sonlara doğru iyice bitersiniz benden söylemesi.

İlk rakibiniz kendinizsiniz.





Başkalarının başarısı sizin başarısızlığınız olmuyor yıl boyunca.Sadece o sınav günü olacak ama o da o kadar değişebiliyor ki sakın yıl içinde sizden daha iyi insanlara bakıp üzülmeyin.Üzülecekseniz kendinizini geçememenize üzülün,bir önceki sınavdan kötü olmanıza üzülün.Herkesin en iyi-en kötü kapasitesi vardır.Kapasitenizi de kabullenin ama bu demek değil ki yelkenleri suya indirin.Kapasitenizin limitlerini zorlayın,şunu söyleyebilin günün sonunda: ''elimden geleni yaptım'' söyleyemiyorsanız günü bitirmeyin.

Sınav sistemini eleştirmeyin.




En azından süreç içinde eleştirmeyin.O olmuş bu olmuş şu kötüymüş...Elde var bu olarak bakın.İsyan ettiğiniz her şey adına hırslanın.Sistem böyleyse ben bunun içinde en iyisi olacağım diye şartlayın kendinizi.Sürekli söylenenleri ve fake haberlerle kafa ütülüyenlere de kulak asmayın.Bu süreçte herkes kendini rahatlatmak ya da negatifliğini yaymak için çokça konuşacak.Önünüzdeki işlere odaklanın.

Biraz çirkinleşebilirsiniz.





Ya da öyle hissedebilirsiniz.Haftanın en boş gününe kendiniz için bir rutin koyun.Bir film olabilir,cilt bakımı olabilir...Neyi seviyorsanız fakat zamanı aşırı uzatmadan.Kendinizi salmanız,giyinmeye bile üşenmeniz normal.Hissettiğinizden güzel ve iyisiniz,bu düşünceleri engellemek için kendinize bu dediklerimi hatırlatın.

TM'ler,evet şanssızsınız.




Dershanelerin çoğunda MF'cilere edebiyat,türkçe dersleri verilirken size fen dersleri ya verilmeyecek ya da çok kısıtlı bir şekilde gösterilecek.Birçok açıdan avantajımız yok.Fakat bu bir bahane değil tabi.Sistemin bozukluğu gibi buna da odaklanmayın.Mat-2 kasın ben onun gücüyle TYT'yi toparlamadım.Mat-1 TM için aşırı önemli değil gibi duracak,SAKIN.Mat-1 de aşırı derecede önemli.Özellikle TM'ler için bu sene açık bir şekilde gördük.Mat-2'de herkes seviyesine göre belirli bir soru sayısına ulaşırken Mat-1 herkesin çözeceği kıvamda çıkabilir.Son haftaya kadar problem çözün,az ya da çok çözün.Mat-1'i salmayın kısaca çünkü çoğu TM yarıyıldan sonra Mat-2 odaklı çalışacak.

Yarıyıl tatili ve sonrası önemli.




Bu iki zaman dilimi genelde yükselişlerin olduğu zaman oluyor.Özellikle tatili iyi değerlendirin.Konu çalışmaları ve kendi denemelerinize başlamak için güzel bir zaman.Değerlendirin,ben yapamamıştım pek siz yapın!! Tatil sonrası ise sınav havasına daha bir giriyorsun.Vakit yaklaştıkça insan ister istemez geriliyor,panik yok;tek bir günün çalışmasıyla değil belki 2-3 yılın çalışmasının karşılığını alacaksınız.

not: liselerdeki dönemler değişti diye biliyorum,demek istediğim tarih ocak ayından sonraki zaman dilimi,kendi programınıza göre dikkate alırsınız

Her soru tipine hazır olun.




Bu sene sınavda hiç ezber kullandığımı hatırlamıyorum mesela.Ezberiniz tabi hazır olsun ama ezber kullanmanın beceri olduğu soru tipleri çıkmıyor artık zannımca.Örneğin Coğrafya çalışırken şurası şurda diye değil de önünüze harita alıp göre göre öğrenin.Tarih için neden-sonuç ilişkilerini,önemli liderleri bilin.Yine Edebiyat için direkt yazar-eser bir tek soru çıkmıştı sanırım.Edebiyatta da uzun paragraflara,kafa karıştırıcı detaylara hazır olun.Yeni nesil kaynaklar edinin özellikle sözel dersler için.Matematik soruları da keza öyle.Mat-2 Bölümünde çıkabilecek en karmaşık sorular sorulmuştu örneğin.Kolay ya da zor olması fark etmeksizin kompleks biçimde soruyorlar.Her türlü soru ve sınav tipine hazır olun.Bunun getirdiği tecrübeyle sınavda hiç gerilip stres yapmamıştım.

Sınav çözmek yetmez,sınavlarınızı inceleyin.




Dershanenin yaptığı ya da kendi yaptığınız sınavlardan sonra mutlaka yaptığınız sınavları inceleyin.Bakılmayan tek bir yalnış bile kalmasın.Es geçtiğiniz en saçma soru bile sınavda bir şekilde karşınıza gelebiliyor.Biz bazen en mantıklısını düşünüyoruz ama Ösym böyle düşünecek bunu soracak diye bir kesinlik yok.Yine bu sene tokat gibi bir örnek oldu.

Önceki yılın puanlarıyla kendinizi gereğinden fazla karşılaştırmayın.




Tabii o puanlar min.'unuz olmalı.Bu sene Hukuk-Tıp gibi temel bölümler fazlasıyla fırladı.Sınava girmeden bunun hesabını sakın yapmayın.Siz en iyisinin de iyisine bakın cidden hiçbir şey belli olmuyor.Bu yönde sizi motive etmeye çalışacaklardır ama rehavete kapılmayın çünkü çok iyi sıralamalarla dahi açıkta kalan insanlar oldu.Garantici olun.,bir şey kaybetmezsiniz.

Bir nedeniniz olsun.




Bu sınavın tek amacı bir üni. kazanmak olmamalı.Çok daha basit düşünün hatta.Mesela ben hep kendimi rahat bir yaz geçireyim diye düşünerek rahatlattım.En büyük hayalim olan hukuğu defalarca kez kendime söyleyip kassaydım sınava bu kadar rahat giremezdim.Dümdüz mutlu olmak için bile güzel bir sınav geçirmek isteyebilirsiniz.Emin olun bu sırtınızda hali hazırda olan yüklerden bir miktar alıyor,Huzuru,mutluluğu belki tatili bile hedefleyebilirsiniz.Bu hedefinizden şaşmak olmaz tam tersine o hedefi içselleştirmenizi sağlar.Hedefiniz olacak,güzel bir yaz geçireceksiniz ve her şey yoluna girecek.Bu.

Başka bir seçenek her zaman vardır.




Bölümünüzde kararlıysanız şehir,bölümüzde kararlıysanız farklı bir meslek seçeneceği her zaman olmalı.Ben İzmir'i delicesine hedefleyip tutturabilecekken gidemedim mesela.Kendimi farklı şehirlere hazırlasaydım hedefimi kazanmamamın mutluluğunu daha güzel yaşabilirdim,pişmanım bunun için.Hayat bu,her şey değişim içinde.Tek hedefiniz olabilir ama tek bir seçeneğiniz olmasınız.


Sizi tanımıyorum ama endişelerinizi ve yorgunluğunuzu  emin olun ki anlıyorum.Umarım her bir çabanıza değen bir sonuçla yılı kapatırsınız.Güveniyorum hepinize! Bool motivasyonlu,minimum endişeli bir hazırlanma süreciniz olsun.

Başarılar xo

Çav.









15 Haziran 2018 Cuma

About Elly / A Separation - İran Sineması Hakkında


Filmler hakkında konuşmayalı epey olmuş!

Son zamanlarda pek fazla film izlemesem de aklımda kalan kaliteli filmler oldu.Yazı yazacak kadar etkilenmemiş olacağım ki ayrı bir başlık açmadım :)

İran sinemasından,aynı yönetmene ait,yeni bir film daha izleyince bu sinemanın ne kadar hoşuma gittiğini fark ettim.Genel hatlarıyla tekniklerinden anlayacak bilgiye sahip olmasam da işleyişler hakkında birkaç çıkarım yapabildim.



ABOUT ELLY

(Darbareye Elly)
2009
IMDb: 8.1
Yönetmen/Yazar: Asghar Farhadi

Hafızamda tazeyken öncelikle bu filmden bahsederek başlıyorum.

Filmin konusu bir grup ailenin çocuklarının öğretmeni Elly ile konaklamak için okyanus kıyısında bir eve gitmeleriyle başlıyor.Film boyunca Elly'nin kayboluşunu ve ardından yaşanan,çözünen gizemleri öğreniyoruz.İçten içe sizi geren bu film aynı zamanda İran toplumu hakkında birçok ipucu da veriyor.Zannımca sizi geren de bu,o sistemin içinde hissederken aynı korkuları yaşamak.

Oldukça durağan ilerleyen bir film.Bol bol diyalog var,yani tam benlik diyebilirim.Farsça o kadar güzel bir dil ki dinledikçe kurgu beni içine aldı.Devletin baskısı yüzünden İran'da özgür bir şekilde kurgu hazırlanamadığı açıkça gözüküyor.Sevgi konusu bile belli çerçeveler içinde,bastırılan duygular üzerinden anlatılmaya çalışılıyor.Oysa dünyada yasaklanması ve hoş görülmemesi gereken bir şey varsa o da nefretin ta kendisidir.



A SEPARATION

(Jodaeiye Nader az Simin)
2011
IMDb: 8.3
Yönetmen/Yazar: Asghar Farhadi


Daha önce izlediğim ve bahsettiğim bu filmi çok daha fazla beğendim.

Öncelikle oyunculuklar efsane ve ötesiydi.Kısıtlı bir şekilde çekilen İran sinemasına damgasını vuran,yetenekli oyuncular oluyor.

Ayrılık hikayesiyle başlayıp içine bir suçlamanın ve bu işlerin içinden çıkışını anlatan bu filmde yine İran toplumu ve devlet düzeni hakkında fikir sahibi oluyoruz.Bu açıdan,izlediğim en iyi filmlerden biri olan İsrail yapımı ''Gett'' filmine de oldukça benzettim.Aynı coğrafyanın sorunlarına değinen,özellikle kadın yaşamının üzerinde sürekli görünmeyen bir elin olduğunu hissettiren bu filmler oldukça özgün ve kaliteli.Ayrıca aklıma sürekli kendi ülkemiz de gelmedi değil.



İran sinemasının etnik sanat yönetmenliği ve bol konuşmalı başarılı oyunculuklarına fena halde vuruldum.Baskı içinde yönetilen bir ülkeden çıkan bu iki film bize:aslında sanatın her halde ve şekilde icra edilebileceği,her ne kadar devlet sansürlese de toplumsal sorunların sanatsal bakış açısıyla duyurulabileceğini kanıtlıyor.

İran sinemasını biraz da Fransız sinemasına benzettim ki ikisinin ortak yapımları da var.Bu iki filmi izlerken Fransız festival filmi izliyormuş gibi de hissedebilirsiniz.Aynı özgünlük ve kalite mevcut.Fransız filmlerini çok seven biri olarak aynı notu verdiğimi söyleyebilirim.Farsça için doğunun Fransızcası demiştim öyleyse doğunun Fransız filmleri de İran'dan çıkıyor diyebilirim..en azından bende uyandırdığı his tam olarak bu :')

İkisinin de sonu vurucu değil ya da sizi fena halde şaşırtan,etkileyen bir senaryo yok.Fakat baymayan yavaş işleyişleri ve içinizde uyandırdığı duygular,film bitince size bir ''ah'' çektiriyor.Klişe ilerleyen yapımlara karşı bu tarz farklı farklı yapımları şiddetle öneriyorum.Her telden film izlemek size bambaşka pencereleri aralıyor.Görmek istediğiniz,merak ettiğiniz dünyalara misafir ediyor.Benim için bundan yararlanmak büyük bir keyif.


(Bu tarzda film önerilerinizi dört gözle bekliyorum)

iyi seyirler

çav.

P.S: İran'da devrimden sonrasını etkileyici bir şekilde anlatan ünlü  ''Persepolis''i de unutmamak lazım.İzlenilesidir.  (Fransız/ABD ortak yapımı,yönetmen ve yazarlarından biri İran asıllı)



3 Mart 2018 Cumartesi

Motivasyon,Ihlamur Etkisi ve Öneriler


Bir haftanın daha üstesinden geldik,tebrikler!

Nispeten güzel ve yine yorucu bir hafta geçirdim.Hafta boyunca ruh halim hava durumu gibi dengesizdi.Bir estim bir duruldum...

Bahsettiğim dershane bursluluk sınavının sonucu kötü geldi.Hem de baya kötü.Sonuç mesajını okuyunca ağzım açık kaldı.Sonra kendim de kontrol edince emin oldum.İlk başta fena halde üzüldüm itiraf edeyim.Başarısızlığa katlanamam,böyle anlarda pozitif de düşünemem.Sınav 11. sınıftandı ve bu yüzden bir nebze daha fazla üzüldüm.İçinde bulunduğum yılın sorularını aptal saptal dikkatsizliklerle çözememiştim.Fakat perşembe günü moralimi düzelten bir şey oldu.Dershanenin normal sınavlarından birine girdim,yine 11.sınıf denemesi,ve bu gayet iyi geçti; sonucum da diğerinden kat kat başarılı.Demek ki neymiş kendimizi yargılamadan önce biraz zaman verip ikinci maçı beklemek lazımmış.Hayat okulundan bir ders daha -dıptıs-

Sempozyum için hazırladığım bildiri kabul edildi.Nisanın sonunda bildirimi sunmaya gideceğim.Fazla bir heyecanım yok sadece neler olacağını merak ediyorum.Süreç benim açımdan bazı insanların tutumları yüzünden oldukça zorlu ve sıkıntılı geçti.Hepsinin üstesinden gelip kabul edilebilir bir makale yazabildiğim için mutluyum.Bir yıl sonra adını bir daha anmayacağım insanlara takılmak istemiyorum.Kötü anılarımda başrol olarak kalacaklar o kadar.Gerisini ektiğini biçme olayı halledecek,izlememe gerek yok.


Bu hafta bol bol Ihlamur içtim.Limon ekleyerek içmenizi öneririm.Yorucu günlerin akşamında ödül gibi geliyor.


Bu hafta da bir kitap bitirdim.Geçen hafta söylemiştim,adı ''Karanlıktan Sonra'' Haruka Murakami'nin.Fakat yanlışlıkla nobel ödüllü demişim,cıks değil.Başka bir Japon yazarla karıştırdım.Onu da şu anda okuyorum kitabın adı ''Beni Asla Bırakma'' Kazuo Ishiguro.

''Karanlıktan Sonra'' bu yıl okuduğum en güzel kitaplardan biri olabilir.Kendimi film seyrediyormuş gibi hissettim.Sadece bir geceyi anlatmasına rağmen bizi bir kamera yerine koyan akıcı dili,betimlemelerdeki sinematik bakış açısı ve yaşanan olayların verdiği ''Japonya'' hissi muhteşem.Her sayfayı büyük bir keyifle okudum.

Bein Festival'de Fransız ortak yapımı ''Land of Oblivion'' adlı çok güzel bir filme denk geldim.Film Ukrayna'daki nükleer santral patlamasından önceki günü ve yıllar sonra yaşananları anlatıyor.Sovyet esintisi olan filmleri nedensizce çok seviyorum.Tipik evler,karlı sokaklar ve olayların işlenişindeki durgunluk sanki sakinleştirici bir etkiye sahip.Bu film de aynen öyle hissettirdi.Biraz daha vurucu bir sonu olmasını isterdim,tahmin ettiğim gibi bir senaryoya bağlansa enfes olurdu.



''Lavendaire'' isimli aşırı güzel bir youtube kanalı keşfettim.Bu haftanın favori youtuberı kendileri oldu.Kişisel gelişim hakkındaki videoları gerçekçi ve gerçekten motive edici.İzledikçe kendimi iyi hissettim.Özellikle kendini sevmek ve ''hayır'' diyebilmek hakkında çektiği videolar ders niteliğinde.

Hayır diyebilmek daha kaliteli bir yaşam için altın kural.Başkalarının gönlünü tatmin etmek için gün içinde birçok şeye ''evet'' diyoruz.Çünkü bu kelimeyi söylemek daha kolay,sonucunda bir açıklama yok,iyi olarak anılmak istiyoruz ve herkesin mutluluğu için uğraşıyoruz.Fakat bazı noktalarda insan kendine de zaman ayırıp söz hakkı vermeli.Enerji önemli bir mesele.Bazen insan kendine depo etmeli.Bencillik değil,bir tür kişisel bakım.

Kendini sevmek konusu da bir başka altın kural.Hatta o kadar önemli ki birçok şeyde belirleyici oluyor.Örneğin mutlu olmak gibi.Kendini seven bir insanın kolay kolay mutsuz olacağını düşünmüyorum.Çünkü günün sonunda kendine sahip olduğu ve aynadaki görüntüsüyle barışık olduğu için hayatından hoşnuttur.Büyük meziyet.Kendini seven biriyseniz bunu ne olursa olsun kaybetmeyin.Benim gibi kendinden pek hoşnut olmayanlardansanız da acilen hoşnut olmaya odaklanın.Yol yakınken sevin kendinizi,sevelim kendimizi!

Blog +100k okunmaya ulaşmamış,söylememiştim.Sevindim! Okunmak,fikirlerinin değer gördüğünü görmek çok güzel bir his.Bunu bana yaşatan herkese teşekkür ederim.Burası fikirlerimin,duygularımın ve kendimin olgunlaştığı bir defter gibi.Sizin sayenizde motivasyon bulup daha çok yazmak istiyorum.Kendimi kendim gibi hissettiğim yegane şey.

Yazmam gereken denemeler,çalışmam gereken ders konuları ve çözmem gereken testler var,hepsi gerçekleşmek için beni bekliyor :_

Kaba,anlayışsız ve yobaz insanların tadımızı kaçırmadığı huzurlu haftalarımızın olması dileğiyle,

Çav!


Dünyadaki çiçek türleri yayılışını gösteren bir harita.Tumblr'dan buldum.

Hoşgeldin mart,hoş gel mart xo


10 Şubat 2018 Cumartesi

Ruhsal Çatışmalar,Dizi,Alıntı ve Birtakım Şeyler ☕


Sevimsiz bir haftayı daha geride bıraktım.



Geçen haftalarda kötü hissettiğimi anlatmış olmam lazım.Saçma sapan insanlar,dersler,uğraşmam gereken işler ve kaygılar yüzünden gerim gerim gerildim.Geçen hafta tam toparladım derken haftanın sonunda yine bir olay-kişi yüzünden dağıldım.Bu hafta keyfim yerinde fakat mutsuzum,bundan eminim.

Hafta içinde test çözmeye ara verdiğim bir zamanda önüme kitaplarımı yığıp altını çizdiğim sözleri okudum ve galiba bir tanesi bana bu hafta için fena halde ilham verdi,en sevdiğim kitap Dorian Gray'in Portresin'den: ''Her güzel şeyin arkasında trajik olan bir şey vardı.Basit bir çiçeğin açması için bile dünyalarca çaba gerekiyordu.'' Bu sözü tekrar hatırlamak iyi hissettirdi ve daha önceki yaşlarımda yaşadığım mutsuzlukları hatırlattı.

İlkokul yıllarım büyük oranda kötüydü çünkü dışlanan bir çocuktum,ardından ortaokulun son iki yılı korkunçtu.Dost kazıkları,ergenliğe yavaş yavaş adım atmayla gelen ruhsal dengesizlikler ve liseye giriş sınavı.O zamanlarda da her şeyle birlikte uğraşıyordum ve yakın çevreme tek bir kelime etmeden üzgünlüklerimi yaşıyordum.Kendime o kadar şaşırıyorum ve gurur duyuyorum ki.Pişman olduğum şeyler var mıydı? Elbette.Belki kapalı kutu olmaktan vazgeçip sorunlarımı paylaşacak insanlar arayabilirdim ama o zamanda beni kimsenin tam olarak anlayamacağını düşünüp zaman kaybetmek istememiştim...her neyse sonuca geleyim.Bu sözde olduğu gibi trajik şeyleri bir bir atlatıp Çanakkale'ye ilk geldiğimde parmakla gösterip burada okumak istiyorum dediğim yeri kazandım.Hayalim olmasa da hedefimi tutturdum.Bunu kaotik bir 8.sınıf döneminde başardım.Galiba tarih insan hayatında da tekerrür ediyor ve ben yine o zamanki hislerime dönmeye başladım.Fakat bu sefer aynı kişi değilim,galiba daha mantıklıyım.Daha cesur değil ama mantıklı...sanırım bu daha önemli. -minik bir ders çıkarıldı-

Günlüğüme de geri döndüm.Günlük yazmayı o kadar özlemişim ki.İnsanın en yakın dostlarından birinin bir defter oluşu aslında ne kadar anlamsız ama bir o kadar da anlamlı.Elim ağrıyana kadar içimi döktüm ve bitirdiğimde hırkamı bir tarafa atmış saçım başım dağılmış bir haldeydim.Öyle bir özlem giderme işte.İyi hissettirdi,kendimin farkına vardım.Bu aralar okuduğum felsefe kitabından edindiklerimle de insanın özüne dönmesinin ne kadar önemli olduğunu kavradım.Günlük hayatta bir şeylere kapıldıkça,hırslarımızın peşinden gittikçe ve insanların gönlünü hoş tutmaya uğraştıkça en önemli varlığımızı kaybediyoruz,kendimizi.Hayat da kişilerin elleriyle oluşturduğu bir karışımdan ibaret ve galiba zaman zaman ölçüyü kaçırıp kendi istediklerimi göz ardı ediyorum.Bunun da temel nedeni nefret edilesi kaygılar.Ona da bir şeyler bulmaya başladım.Öldürmeyen şeyler güçlendirmeye devam ediyooor.

Kaygılarım bastırdığı zaman balkona çıkıp derin bir nefes alıyorum ve gök yüzüne odaklanıyorum.Güneşe,buluta ya da yıldızlara odaklanıyorum.Hele ay varsa dalıp gidiyorum.Sonra düşünüyorum ''Aslında ne kadar küçüksün ve tasaların ne kadar yersiz.'' düşündükçe rahatlayıp modumu yükseltiyorum.Aynı kötü moda dönmem belki yarım saat sonra oluyor ama her şey zamanla olur kanısındayım.Hiçbir şey bir anda bozulmadığı gibi bir anda da toparlanmaz,insan kendisine karşı dürüst olmalı;kendisini tanımaya fırsat vermeli.

Tatilde yaptığım çalışmaların meyvelerini almaya başladım.Okulda yapılan deneme sınavı güzel geçti umarım sonucu da güzel olur.Hala istediğim net sayısında değilim ama yapabileceğimi kendime kanıtlıyorum.İstediğim şeylerin dramadan geçmesine alışkınım fakat bu herkes için geçerli olduğundan isyan etmiyorum.Ne kadar ekmek o kadar köfte.



Herkesin dilinde olan diziye geçen hafta başladım ve bu hafta bitirdim.İsmi ''La Casa De Papel'' 8 kişilik özel bir hırsızlık çetesinin beş aylık bir planla İspanyol Darphanesini soymasını anlatıyor.Kafa dağıtmak için mükemmel bir dizi.Kurgu başarılı ve oyunculuklar çok iyi.Özellikle ikinci sezonu sevdim,birincisini aşırı bir beklentiyle izleyince hayal kırıklığına uğrattı.


Favori Karakterlerim: Nairobi ve Denver xo

💰💰💰

''Ölü Filozoflar Kahvesi''ni yavaş yavaş okuyorum ki hemen bitmesin,o derece sevdim.Bundan sonra daha çok felsefe kitabı okuyacağım.Kaliteli düşünmenin beni rahatlattığını ve iyi hissettirdiğini fark ettim.Felsefeyi de git gide seviyorum.Önerdiğiniz felsefe kitapları varsa seve seve bakarım! (Sofie'nin Dünyasını Okudum :))

Benden bu kadar,umarım haftaya daha güzel şeylerden bahsedip sizlerle mutluluğumu paylaşabilirim.Haftalık yazılarıma değer verip okuduğunuz için teşekkür ederim,içimden geldi; gerçekten teşekkür ederim :')

Çav!






22 Kasım 2017 Çarşamba

Yağmur,Öneriler ve Planlar ☕


Hafta ortasından bildiriyorum: modum da hava da yer yer yağışlı.



Şehir en sevdiğim haline sonunda büründü.Parklara sonbaharın elli tonu hakim,hava yağışlı ve hafif soğuk.İnsanlar atkısını,botunu,beresini giyinmiş elinde kahve yürüyor; sokaklar yaza nazaran sessiz...miss gibi.

Yazılılar bitti.Bütün sınavlarım güzel geçti,memnunum.Tek sayısal ders olan matematiğe olan ilgim artmaya başladı.Sözeller art arda gelince bayıyormuş,bunu gördüm.Hep bir ezber ezber...bazı şeyleri sırf yazılı için ezberleyip ertesi gün unutuyoruz.Gerçi hukuk okumak isteyen biri olarak bu kafayla bakmamam lazım ama.Yine bir 'gerçi' hukuk okurken istediğim alanda bir şeyler öğrendiğimden ilgimi çekiyor olacak.Matematiği sevmekten bahsedince aklıma Mean Girls'ten bir replik geliyor: ''Matematiği seviyorum çünkü her yerde aynı.''. Bence de en güzel yanı bu.Nereye giderseniz gidin üçgenin iç açıları,fonksiyon çözümü,problemler vs.aynı.Yapıyor olabilmenizin dilinizle,ırkınızla alakası yok.

Bu aralar yazamamaya başladım.Boş zamanım olduğunda bile iki kelimeyi bir araya getiremiyorum,ne oldu anlamadım.Galiba yazı yazarken her şeyi kafamda fazlasıyla şekillendiriyorum.Aynı konuşurken olduğu gibi.Bütün söyleyeceklerim aklıma bir anda hücum edince her şey allak bullak oluyor,saçmalıyorum.Sinir bozucu!

Yukarıda matematiği övüp yazamamaktan bahsetmem bir nebze dehşete düşürdü,easy boy.

Geçen Cumartesi manyaklar gibi bilgisayar başında oturdum.Yazılı haftasının gerginliğini üzerimden atmanın tek yolu buydu.Dizi olarak Stranger Things'i bitirdim.DEHŞETTİ.Dizinin konusunu nasıl anlatsam bilemedim ama içinde birçok şey var.Nostalji,bilim kurgu,macera,dram...işin en güzel kısmı ise bütün bu temanın baş rolünde çocukların olması.Bu her şeyi daha eğlenceli ve doğal kılıyor.İkinci sezon birincisinden çok daha güzeldi.Başlarda sıkılsam da sona doğru,özellikle son iki bölümde,heyecandan çıldırdım.



Diğer bir dizi de YEDİ NUMARA! Evvet o 2000'lerde çekilen Türk dizisi.Ne kadar özlemişim anlatamam.Yedi yaşımdayken tekrarlarını izlerdim on yedi oldum yine izliyorum.Üniversiteli gençlerin yaşamını,kültür çatışmasını anlatan öylesine güzel ve samimi bir dizi ki izlerken içim ısınıyor.Her gece uyumadan youtube'dan bir bölümünü izliyorum.Bir nevi yeni deşarj yöntemim.



Aynı gün bir de animemi bitirdim.Adı Inari Konkon,Koi Iroha.Fena değildi.Tanrısal şeyleri,okul hayatını ve aşkı konu alan tatlı bir anime.Sonunda gözlerim doldu,izlenebilir.

Ve Cumartesi gününü bir filmle kapattım.Indignation.Yahudi bir öğrencinin taşradan üniversiteye gelişini ve hayatına dair şeyleri anlatıyor.Oyunculukları beğensem de konunun işlenişinden hiç hoşlanmadım.Farklı yapalım derken tad kaçıran bir olay akışı yapmışlar.Filmlere zaman kaybı demeyi sevmem ama zamanımın boşa gittiğini hissetmedim değil :(

Yazılıların bitişiyle kitaplara da geri döndüm.''Yalnız Bir Avcıdır Yürek'' hala bitmedi.Sıkılmaya başladığımı itiraf etmeliyim.Yanlış söylüyor olabilirim ama galiba genel olarak Amerikan Edebiyatı olay hikayeciliğine dayanıyor.Ardı ardına olaylar anlatıyorlar ama karakterlerle ilgili duyguya çok az yer veriyorlar.Oysa ben biraz durum okumayı sevenlerdenim.Abartılmayan ayrıntıdan,betimlemeden hoşlanırım.Umarım kitap sonuna doğru güzelleşir ve beni pişman etmez.İsmine vurulmuştum oysaki.

Dil ve Anlatım performansı için ''Genç Werther'in Acıları''nı okuyacağım.Daha önce okuduğumu hissettiğim mektup tarzındaki bu kitabı çok sık duydum.Sonunda tanışacağım ya da anımsamış olacağım.Felsefe projesi için de ''Ölü Filozoflar Kahvesi''ni seçtim.Evet seçmemin tek nedeni içinde ''kahve'' sözcüğünün geçmesi,vizyonsuzluk(!) Felsefeye bu aralar fena halde merak saldım.Bu kitap da Sofie'nin Dünyası gibi felsefeye giriş kitabı olarak sayılıyormuş.İkisini de,her ne kadar ödev olsalar da,okuyacağım için heyecanlıyım.

Huh,bir çırpıda ne çok şey önermişim.Teması öneri olan bir yazıda bile bu kadar geveze olmam şimdi anlatasım tuttu.Bari yazının girişine gidip modumun da neden yağmurlu olduğundan bahsedeyim.

Tabi ki en büyük etmen endişeler endişeler endişeler.Öncelikle çalışma düzenine bir anda adapte olamadım ve şu aralar zerre kalem tutasım gelmiyor.Okul desen baydı.Gelecek seneyi düşünüp şuan oturmamın aşırı yanlış olduğu düşüncesi moral bozdu bla bla bla.Bu bir örnek olmakla birlikte içsel şeyler de yaşadım.Üstü kapalı anlatabilirim ama öyle de bir anlamı olmuyor.İçsel meseleler işte,kuruntular falan; anlarsınız.

Az önce bana çok iyi gelen,her zaman aşırı motive eden Jenny Mustard adlı kadının ve sevgilisinin videosunu izledim.Onlara bağımlıyım desem yeridir.Hayata bakış açıları beni çalışmaya motive ediyor.İki senedir falan takip ediyorum ve fena halde seviyorum...Her neyse işte ''Dünyada En Yaşanabilir 10 Kent'' diye bir listeyi yorumlamışlar.Yorumları falan okudum herkes heyecanlı bir şekilde şehrini anlatmış falan.Trajikomik bir gerçek gördüm.Şehirlerin kötü yanlarından bahsederken çoğunlukla havasından yakınmışlar.Vah vah.Bizim ülkede de herkes canının derdinde.Kendini kurtarma peşinde.Ne acı.Aynı dünyalarda bambaşka ambiyanslarda yaşıyoruz.Hayallerimi gerçekleştirip istediğim ülkeleri gezmek belki de birinde yaşamayı çok istiyorum.Sonuçta doğduğumuz yerle sınırlı kalmak istemiyor oluşumuz şartlar sağlandığı müddetçe en doğal hakkımız.

Ben yine okul münazarasına katıldım bu arada.Geçen seneki takımı koruduk.Bu sefer biraz daha öz güvenliyiz ve tekrar adaletsiz olmayacağını umuyoruz...

Bir diğer plan ise kendime güzel bir çalışma çizelgesi yapıp ygs-lys (sınav sisteminin adı benim için hep bu olacak) çalışmaya devam etmek.Evet,öğretmenin hazırladığına biraz ara vermek istedim çünkü beni biraz geriyordu...

Her şeyin düzgünce ilerlemesini çoook istiyorum.Keşke sadece çook istemekle her şey gerçekleşebilse.Dünyanın en mutlusu olurdum o zaman.Şimdi bana düşen bir de çoook mücadele etmek.Pof.

çav.

11 Kasım 2017 Cumartesi

Film,Klasik Müzik,Rüya ve Yaşananlar ☕


Yazamıyorum bu aralar.Hem vakit yok hem de cümleleri toparlayabilecek aklım.Perşembe gecesi bir gaza gelip yazı yazmaya başladım.Bir saat uğraştım ardından defalarca okudum, neyse sabaha yayınlarım dedim.Sonra taa Cuma akşamı okuldan geldim ve yine okudum okudum durdum.Sonuç olarak beğenemedim,saçmalamışım.Sildim.


Tatlı bir gün w-bizimkilerle xo

Huh.Bugün Cumartesi ve nispeten sevdiğim bir gün.İlhamım ve yazabilecek gücüm var.Dershaneden yeni geldim.Kahvesini istemeden fazla eklediğim kahvemi içiyorum.Acı kahve tadımı kaçırıyor.Çok şekerli de olmasın ama...orta kıvam olsun işte.Bakın şimdi bunu hayata bağlarsam orta kıvam kahve diye bir şey yok diyebilirim.Dramatik olarak böyle.Ya her şey acı,ya da şekerli...bir şekilde içerken tadınızı kaçırıyor.En iyisi üşengeç olmayıp tadı eşitlemek için bir şeyler yapmalıyız...oh edebiyat da yaptım :')

İlk yazılı haftam bitti.Pek zor dersler yoktu.Yine de fena halde yoruldum.Hepsinden güzel sonuçlar bekliyorum.Asıl benim için önemli olanlar haftaya.Matematik ve Edebiyat.Edebiyatı çok seviyorum.Matematikle biraz sorunlarım olmaya başladı.Kolay konular var aslında ama tek bir işlem hatası yaptığınızda sonucu yanlış çıkartacak türden konular var.Bu benim gibi hızlı çözmeye çalışıp bolca dikkatsizlik yapan biri için atlatılması gereken bir şey...derken sayısalcı abim geldi! Özlemişimmm.IT adlı korku filmini izleyeceğiz belki bir ara da Testereye gideceğiz.Bahsettiğim üzere beraber film izlemeye bayılırız,özellikle korku.Heyecanlıyım bu gece IT'i izleyeceğim.Beraber izleyeceğiz diye sabrettik yoksa ikimiz de 50 kere izlemiştik.

Filmlerden bahsetmişken Salı günü tv'den Maymunlar Cehennemin son filmini izledik.Evi sinemaya yeğlerim.Çok beklediğim ya da çevremdekilerin istediği bir film olmadığı sürece sinemada izlemekten hoşlanmıyorum.İnsanların sinemada konuşmaları,geç gelenler,hışırtı sesleri vs. sinir ediyor.Her neyse.Bilim kurgu pek sevmeyen biri olmama rağmen bu filmi çok sevdim.Animasyonlar o kadar başarılı ki gerçek hayata döndüğünüzde maymunlara filmdeki gözle bakmaya başlıyorsunuz.Hayvanlara olan sevgimi arttıran insanlıktan tekrar utanmama neden olan bir film oldu.Her şeyi mahvedip sonra cezalarını masum hayvanlara hatta bitkilere çektiriyoruz.Halbuki hayvanlar insanların çoğundan daha güzel kalpli.Bu sabah gördüm bir örneğini.Durakta beklerken kedi toprağa yatmış debeleniyordu.İçimden sevesim geldi ama alerjim olduğu için yanaşamadım.Kadının biri geldi biraz durduktan sonra markete gidip kediye yiyecek bir şeyler aldı.Nasıl sevindi görmeniz lazım.Heyecandan poşettekilere odaklanamadı manyak :'D Güzel düşünceli bir insan ve masum bir hayvanın bu anlarını izlemek içimi ısıttı.Keşke sevseydim,ben de bir şeyler yapabilirdim hissiyle gelen otobüse atladım.Umarım o tatlı kediyi bir daha görürüm!

Şua an spotify'da şarkı dinlerken aklıma size de bir şeyler önermek geldi.Çok güzel bir klasik müzik keşfettim.Ders çalışırken klasik müzik ya da opera dinlemeye bayılıyorum.Konseptim de şöyle: kahve/çay,pijama altı ve tişört,masaya yayılmış kitaplar-kalemler...Odaklanmamı ve daha motive hissetmemi sağladığına inanıyorum.Denemelisiniz.

🌼


Smetana - Moldau (Ma Vlast)

Bir taneyle olmaz! Birkaç tane önereyim mini playlist olsun.Zaten spotify'da birçok klasik müzik listesi var.Göz atarsınız.


Beethoven'ın ünlü Moonlight Sonata'sı.Çok güzel çok :')




Tomaso Albinoni - Adagio in G Minor // Bunu daha önce de önermiştim.En sevdiklerimden biridir.



Johann Sebastian Bach - Cello Suite No.1

🌼

Geçen hafta psikiyatristle konuştuğumda bana rüyaların önemiyle ilgili bir şeyler anlattı.Onunla konuştuktan sonra rüyalarıma odaklanmaya çalıştım.Normalde pek hatırlayan biri değilim,kırk yılda bir; o da kabus.(hayatımın özeti bu ya) Bu hafta Türkan Saylan'ı gördüm! Hem de bir davaya gidiyordu.Yani duruşma salonu falan görmedim ama sanki telepati ile anlaştık.Yüz güldüren bir rüya oldu.İçinde hem ilerici bir kadın hem de avukatlığa dair şeyler var.Alttan alttan güzel bir mesaj mı veriyor ne? Evet evet öyle,güzele yoruyoruum!

Aydınlanma Haftasından sonra pek farklı şeyler yaşamadım.Hatta modum bir tık düştü.Aman takmıyorum.Modunuzun ne derecede olduğuna takılmadan yaşayınca hayat daha kolay.Buna ya anlık yaşama deyin ya da başka bir şey.İnsan olduğumuzu kabul edip kendimizi rahatsız etmemeliyiz.Her modumun düştüğünde aklımın Buddha'nın aşırı sevdiğim bir lafı geliyor.''Mutlu olmanın yolları yoktur,mutluluk bir yoldur.'' Aynen öyle.

Yapmam gereken şeyler dağ kadar.İlk önce oturup sıkı bir şekilde matematik çalışmalıyım.Sonra edebiyat ve tarihe de göz atmam lazım.Saat 15:18 olmuş.Bu saatleri sevmiyorum.İnsanın ne yapacağını şaşırdığı bir saat...aman neyse laf lafı açmadan yazımı yayınlayayım.Sizle bir şeyler paylaşmayı özlemişim,tabi sizi de :')


Çav! ♥